Semih Gümüş/Ogitto

Semih Gümüş: Size vicdanlı gazeteci diyorlar, buradan başlamak istiyorum. Notos’ta konuşmak için bizim de aklımıza gelen ilk gazeteci, köşe yazarı siz oldunuz. Gazeteciliğin vicdanlı olması onun için bir özellik mi sayılıyor artık?

Umur Talu: Basın özgürlüğü dediğimiz şey gazeteciliğin temeliyse, bütün bunların temeli de ifade ve inanç özgürlüğünde olduğu gibi, vicdan özgürlüğüdür. Özgür bir vicdansa haksızlıklara karşı ayaklanacağı ya da gazeteciyse basın özgürlüğü yönünde hareket edeceği varsayılır. Ama gazetecilik sadece vicdanla olabilecek bir şey değildir. Belli beceriler, ilgiler, birikimler, meraklar, hatta bazen kendi içinde belli “oyunlar” gerektirir – haber almak, atlatmak, hızlı vermek gibi. Teknolojiyle birlikte saha ve zemin değişiyor ama özünde aynıdır. Hakikati anlamaya ve iletmeye çalışırsın. Sadece iletmek değil, anlama kısmı da ciddiye alınması gereken bir şey aslında. Vicdanın asıl etkili olduğu yer ise anlama kısmı. Çünkü anlamak için bakmanız lazım. Bakacağınız yerleri nasıl seçeceksiniz? Kim tayin edecek? Bunu bağımsız, kendi vicdanınızla mı seçeceksiniz? Karşınızdakinin bastırılmış, susturulmuş vicdanları varsa bunları ne derece duyacaksınız? Sonrasındaysa hakikati hakkaniyetli bir biçimde nasıl vereceksiniz? Yoksa ben objektifliğe hiç inanmam.

SG: Eskiden de mi yoktu objektiflik?

UT: Bence hiçbir zaman yoktu. Bu, kitle gazeteciliğinin yüzyılın başında yutturduğu bir palavra. Bütün gazeteler objektiflikle var olsa, o zaman tüm gazeteler tek bir gazeteye indirgenebilir. Hepimiz aynı biçimde objektif olsak, tek bir açı olur. Birçok totaliter ya da baskıcı rejimin dayatmaya çalıştığı da budur, Türkiye’de de sık sık olduğu gibi. Bu, objektiflik değildir. Ayrıca baktığınız açıdan gördüğünüz şeyi bire bir yansıtabilirsiniz, fotoğraftaki gibi. Ama sağa ya da sola kaymamanız, karşı taraftan da bu tarafı çekmemeniz, panoramik görüntü almamanız –ki panorama da bir çeşit düzlem–, insanın birçok halini dikkate almamanız mümkün.

SG: Gazetecilik denince akla ilk haber gelir. Gazeteyi var eden birinci nedendir haber. Ama bugün gazetecilik, haberi neredeyse unutmak üzere diyebilir miyiz?

UT: Hem haberi hem de muhabiri aslında. Çok anomali var, özellikle de bizim medyamızda. Batı’da haber hâlâ ciddi bir şey. Ayrıca internet gazeteciliği, hatta blog gazeteciliği, özünde habere dayanıyor ve anaakım medyanın yer vermediği haberlere özgürlük alanı açıyor. Dolayısıyla haber demode bir şey değil. Verilecek haberleri doğrarken, özellikle Türkiye hakkında konuşuyoruz, verilmeyecek haberler listesi o kadar kabarıyor ki… Geçmişte bu yok muydu, kesinlikle vardı. Geçmişte konuşmadığımız nice konu bugün haber ve yazı konusu; bunu asla unutmamak lazım. O zaman akıl edemediğimiz, baskı veya korkudan çok daha ağır cezalar veriliyordu.

SG: Örnekse, Kürt sorunu…

UT: Tabii ki ve daha konuşulmayan bir sürü şey. Mesela Dersim’i konuşmayan tarih ve medya var. Medyanın birinci görevi değil belki ama en azından tarihi zorlamak, tarihi karıştırmak gerekir. 1915’ten çok daha eskiye ya da yakın tarihe kadar. Susurluk’la beraber fark edilen birtakım şeyler. Dolayısıyla konu çeşitlenmesi ve derinleşmesi var. Ama bir taraftan da kurulu düzen ve iktidar var. Önceki iktidarda da böyleydi, ama şimdi daha sert; çünkü anaakım medyaya aykırı, güçlü bir tek parti iktidarı var. Biz başbakanın servetini ortaya çıkarabilmek için çıldırmıştık ve çıkardığımızda da çok mutlu olmuştuk. Bildiğimiz gazeteler, bildiğimiz medya patronları ve gazetecilerle yaşamıştık bunları; çok farklı insanlar değillerdi yani. Sonra bunlar deformasyona uğradı. Transformasyon değil, deformasyon.

SG: Yalnızca baskı gördükleri için mi? Korktukları için mi?

UT: Baskının ötesinde, yaşam biçimiyle, ideolojiyle ilgili. Siz fark etmeseniz de yaşam biçiminiz değişiyor. Görmemeye, bakmamaya, kurcalamamaya başlıyorsunuz. Yoksa bugün muhalif gazeteci yok mu? Bugün iktidara karşı yazan bir sürü insan var. Onlar da geçmişle ilgili bir şeye karşı olduklarından değil, pozisyon icabı bu iktidardan hoşlanmadıkları için –hakları da tabii– böyle bir şey yapıyorlar. Bugün iktidarın yanından yazanlar dün muhaliftiler. Demek ki bu muhaliflik yapısal bir şey değil. Gazeteci eleştirel bakmak zorundadır.

SG: Tüm bu nedenlerin dışında bir de teknolojik gelişmeler var. Basılı medyanın habercilik yapması çok zorlaştı, çünkü ondan çok daha hızlı internet var. Televizyon bile habercilik yapamıyor.

UT: Kesinlikle öyle. Ama bir de şuna dikkat etmek gerekiyor, bu konuştuğumuz şeylerin iki yüzü var. Özgürlük var mı? Yok. Yok mu? Var. Soruyu soruş biçiminize göre anlam değişiyor. Peki, haber öldü mü? Evet. Hiç mi haber yok? Eskisinden de çok. Gazetecilik öldü mü? Evet. Gazeteci yok mu? Herkes gazeteci oldu. Ama gazeteciliğin özü, bir şeye katma değer koymaktır. Gördüğünün fotoğrafını çek, daya, duyduğunu yaz, düşündüğünü hemen salla… böyle spontane bir şey değildir gazetecilik. Kurcalarsın, düşünürsün, üstünde muhakeme yaparsın, türlerine bakarsın, belgelerini ararsın, arka planını araştırırsın. Dolayısıyla bu anlamda gazetecilik ölü olamaz, hep ihtiyaç duyulacaktır. Bazen polise yaklaşır bazen savcının görevine yaklaşır bazense bir akademik görevlinin çalışmasına atıfta bulunur, ama olayları doğru düzgün anlayabilmek için her gün böyle bir çabaya ihtiyaç vardır. Tüm bunlar yaşanan dönemin çelişkileri. Onun için teknolojinin üzerinden gazeteciliğe yeniden inanmak isterim. Mesela wikileaks internette bir şey sunuyor, ama bu gazetecilik değil aslında. Ama başka birisi internet üzerinden bloglar kanalıyla, özgür ortamlarda o malzemeyle ciddi gazetecilik yapabiliyor; araştırır, paralel tarih yazar, olayları isimlendirir. Bazı şeylerinse yazılmaması gerektiğini düşünüyordur, çünkü bir insanı lekeliyordur ya da bunun kamusal yararı yoktur. Bu sansür değil, sadece muhakemedir, vicdani bir şeydir.

SG: 1980’de gazeteciliğe başladınız, 12 Eylül’den birkaç ay sonra. Gazeteciliğe başlamak için pek uygun bir zaman değil sanki.

UT: Çok ters bir zaman ama birçok şey öğretti. Ben önce bir bulvar gazetesinde başladım. Günaydın’da. Bu ülkenin çok garip paradoksları var. Türkiye’nin en ciddi, en muhalif gazetesiydi, hatta neredeyse ilk ekonomi sayfaları o gazetenin içinde doğdu. Gırgır yine o binada çıkıyordu. Tabii ki o gazetenin patronu solcu veya müthiş demokrat değildi ama Evren’in davetine gitmeyen deli bir adamdı.

SG: Gazeteci-patrondu diyebiliriz…

UT: Gazeteci-patron bir tavrı da vardı, ama daha ziyade matbaacıydı. Bahsettiğimiz gazetenin satışı –herkes bilmiyor ya da unutuyor belki– promosyonsuz bir milyona çıktı. 12 Eylül sonrası ne öğretir? Geçmişte, solda şöyle klişeler vardır: her yerde çalışacaksın. Yapacağın her işin anlamı vardır. 12 Eylül sonrası bir sığınma ihtiyacım vardı ve piyasanın yükselen sektörlerinde bir işe girmek yerine çok az bir ücretle orada işe girdim. Bir milyon satan bir gazete halka gidiyordu. Nasıl gidiyordu? Gitme araçlarından biri sansasyon, palavra. Bunlar masum palavralar, bugünün yalanları gibi değil. Renk, uyduruk haber, bütün bunlar o gazeteyi halka taşıyordu. Ayrıca ciddi şeyleri de barındırıyordu. Dolayısıyla gazeteyi bu anlamda önemsedim. İkincisi, sendikada çalışırken o bizim Marksist jargondan ya da okuldaki ekonomik-akademik biçimden, okuma yazma bilmeyen sıradan insanlara nasıl yöneleceğimi öğrenmiştim. Bir de özgürlük çok kısıtlı olduğundan yeni bir dil bulma ihtiyacı hissediyorsun. Nedir bu dil? Günaydın’da bulduğumuz, ama Güneş’te de attığımız bir başlık mesela. Yumurta fiyatları artmış askeri yönetim zamanında. “Halkın yumurtasıyla oynamayın” diyorsun, “İnekler öküz oldu” gibi başlıklarla hep bir şey söylüyorsun. Banker skandallarının yaşandığı bu askeri yönetim zamanında, tüm bu skandallar ciddi biçimde dövüldü. Türkiye’de normalleşme adına aşamalar olmuşsa, bunların izleridir.

SG: Sonra anaakım medyanın bütün büyük gazetelerinde çalıştınız. Milliyet’ten ayrılmak zorunda kaldınız.

UT: Ayrılmadım, atıldım.

SG: Sabah’tan da ayrıldınız.

UT: Bütün gazetelerden ayrıldım aslına bakılırsa.

SG: Sizin gibi, kendi sözünü söylemekten vazgeçmeyen gazeteciler ve köşe yazarları anaakım medyanın büyük gazetelerinden hep ayrılmak zorunda mı kalırlar?

UT: O da tartışmalı bir konu. Şimdi ben desem ki herkesi kovuyorlarmış, o zaman seni kovmamışlar dersiniz. Ya da kimseyi kovmuyorlar desem, seni kovmuşlar dersiniz. Bunların hepsi oluyor. Ama sizin oraya alınma sebebiniz kovulma sebebinize dönüşüyorsa, bu tuhaf bir durumdur. Muhalif yazar diye aldığınız kişi muhalefet ettiği için kovuluyorsa ya da vicdanlı yazar diye işe alınan kişi –beni vicdanlı yazar olarak lanse ettiler– vicdanlı diye kovulursa, bu bir tezatlık yaratır. Ama ben her gün birisine hakaret ediyorumdur, gazeteyi kendi çıkarım için kullanıyorumdur, bütün bunlar mümkün. Sonuçta biz oraları satın almıyoruz. Burada yanlış olan, çalıştırma sebebinle kovma sebebinin aynı olması. Bir başka yamukluk da dört sene sansüre uğrayan bir gazetecinin bu süre içinde hiçbir şey söylemeyip sonrasında bu süreci anlatan bir kitap yazması ve bize satması. Gidebilirsiniz ve başkaları da gelebilir. Çok daha özgür yazan gençler de gelebiliyor. Özgürlüğün dili de değişebiliyor, illa katır kutur olmak da gerekmiyor. Daha yeni yeni öğreniyoruz ama Türkiye’de özgürlük de eski bir mesele. Türkiye’de özgürlük sorunlu bir kavram. Sırf bize, gazetecilere, yazan çizene ait bir sorun da değil. Bu ülkede bir bankada çalışan görevli de, ordu mensubu da sesini çıkaramıyor. Medyada bir makine işçisinin de yok mu ifade özgürlüğü? O bir şeyden yakınamayacak mı? İşten kovulma tehdidi altındakilerin ifade özgürlüğü ne olacak?

SG: Habertürk’te yazıyorsunuz. Habertürk, özellikle birtakım manşetleriyle zaman zaman çok tartışılan bir gazete. Önemli ve çok haklı eleştiriler alıyor. Siz Habertürk’ü eleştirebiliyor musunuz?

UT: Eleştirilerim oluyor elbet. Bıçaklı manşetini de eleştirdim. Bir de öyle bir şey var ki, gazeteyi kendiniz yapmadığınız için okurun gördüğü gibi görüyorsunuz. Sizin bir konu hakkında aldığınız güncel bir tavır, gazetenin manşetiyle çok net bir biçimde çelişir.

SG: Sizin manşetten haberiniz bile olmuyor tabii.

UT: Ne şekilde sunulacağından haberimiz olmuyor. Tavrınız günü gününe çelişir, o manşet çıkmıştır artık, haberiniz de olur ama ertesi gün tam tersi bir tavır alırsınız. Genellikle benim aldığım tavırlar, öteki gazetelerde yazdığım sürece de çelişti. Milliyet’te de kendi yönetmediğim –yönettiğim zamanlar özellikle yazmıyordum– zamanlarda ya da Sabah’ta yazdığım sıralarda bin defa çeliştim. Sabah’ta greve giden gazetecileri yazdım ya da çalışmaya başlamalarının ikinci günü sürgüne gönderilenleri yazdım. Habertürk’te aynı grubun maden şirketinde ölen işçileri yazdım.

SG: Bu yazılarınızdan sonra uyarı aldınız mı?

UT: Hayır, hiçbir zaman almadım. Bu benim tarzım, ben böyle yazıyorum. Onlar da beni böyle kabul ediyor. Ama bir gün bu nedenden ötürü ya da başka bir nedenle, Milliyet’te olduğu gibi, yine ayrılabilirim. Benim için önemli olan şu: Kendim kovulabilirim, ama kelimemi kovdurtmam. Bu şu demektir, kelimenizi de çok titizlenerek koymanız gerekiyor. Sizin hayatınızla, özel ilişkilerinizle, zaaflarınızla alay edecek kelimeler koymamalıyım. Ya da kelimelerimi sıradan insanları dövmek için kullanmamalıyım. Güçlülerle kavga eden her türlü kelimeyi kullanmalıyım, ama onların da eşine, çocuğuna hakaret etmeden.

SG: Çok eskiden beri tartışılan bir konu var. Özellikle magazin gazeteciliği bağlamında tartışılıyor, ama bunun yanı sıra gazetecilik etiği bakımından önemli bir konu: Ünlü kişilerin, yani kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatlarının, olduğu gibi yansıtılması. Bu doğru bir yaklaşım mıdır? Batı’daki gazetecilik etiği içinde bu anlayışın doğru olmadığına ilişkin pek çok şey okudum. Özel hayat, sonunda ne olursa olsun, özel hayattır çünkü.

UT: Evet, ama siz özel hayatınızı şöhretinizin bir parçası haline getiriyorsanız, bu iki alan birbirine giriyorsa, sınırları çizmek çok zordur. Tabii ki evinizin duvarının arkası sizin özel hayatınızdır, ama sokakta, kamusal alandaki hayatınız özel hayatınız mıdır? Şöhretiniz için yaptığınız şeyler bir gün şöhretinizi zedeleyen şeyler haline de gelebilir ve siz medyayla paralel giderken, bir gün tersine de dönebilir her şey. Saygı duymakla birlikte, bu benim için öncelikli sorun değil aslında, bundan önce tartışılması gereken çok daha fazla şey var. Burada önemli olan, medyanın gösterdiklerinden ziyade göstermedikleri. Asıl mesele, başkalarının özel hayatlarını büyük bir iştahla kurcalayan medyanın, başka konuları kurcalamadaki iştahsızlığıdır. Bu, özgürlüğün yanlış kullanılmasıdır. Sen kendi özgürlüğünü kullanmıyorsun ki. Sorgulamadığın patronlar, sermayeler, apoletli/apoletsiz yöneticiler, iktidar, bunların yakınları, bir sürü ekonomik ilişki var.

SG: Neden sorgulamıyor sizce?

UT: Aradaki iç içe geçmiş ilişkiden yahut uzak da olsa endişeden. Bir de kültür düzlemi var. Nasıl, sorgulama bir kültürse, sorgulamama da bir kültür haline geliyor. Şu an bu durumdan yakınılıyor. Özellikle bugün yakınanların bir bölümü sitcom gazetecilik diye bir şey icat etti. Sitcom habercilikte şu var: yoksulları vb. konu eden demode haberleri bırakalım, daha neşeli, keyifli, popüler insanların haberlerini yapalım. Bu da çok riyakâr bir şey; seni popülistlikle suçlarken –ki o popülizmin içinde halk vardı– kendileri popüler ama içinde halkın olmadığı haberler yaptılar. Bunlar ciddi haberlerin boşalttığı alan. Dolayısıyla kabiliyet yitirildi. Bugün bir muhabir bir başkasının servetinin nasıl araştırılacağını da bilmiyor olabilir.

SG: Böylelikle medya dilediği zaman gerçekleri çok kolay gizleyebiliyor. Burada benim her zaman söylediğim bir şey var: günümüzde medya muazzam bir güç. İki büyük güç var, biri siyasal iktidar, öteki medya. Baudrillard’ın bir sözü var: Medya insan ile gerçeklik arasına öyle bir tampon bölge koyar ki, gerçeğin yerine bir hiper gerçek getirir ve gerçeğin aslında ne olduğunu belirsizleştirir.

UT: Baudrillard’ın söylediği bu anlamda bir güç. Kendi gücünü kaybetmiş bir güçten bahsediyoruz. Bugün Murdoch bile o gücünü kaybetti. Sık sık tokat yiyebiliyor, içeriden ihanete uğrayabiliyor, dışarıdan kuşatılabiliyor. Baktığınızda bugün, Doğan Medya Grubu bir dev olmuşken hem iktidar hem de güç olarak yerlerde geziniyor. Bugün o güçleri yok ve garip bir şekilde, onlardan olmayan bir iktidar, basın özgürlüğünün –onların da içine ettikleri basın özgürlüğünün– de üstüne basarak onlara ders veriyor sözüm ona. Şimdi bu güç değil ama medyaya dair her şey güç. Artık, sınırları medya da çizmiyor; siz de o sınırları buradan istediğiniz gibi duyurabilirsiniz. Yazdığım yazıdan ötürü yargılanabilirim ama o yazıyı benden sonra yüz bin kişi tekrarladığında yüz bin kişi yargılanamaz.

SG: Bunun önüne siyasal iktidarların bile geçmesi olanaksız.

UT: Bence şöyle bir şey var. 2012 yılı bütün dünyada kimin ne kadar güçlü olduğunun su götürdüğü bir dönem. Çok büyük boşluklar var ve bu boşluklar henüz dolmuş değil. Diktatörler güçlü mü? Hayır, çok kolay yıkılabiliyorlar. Amerika, bildiğimiz klasik anlamda emperyalist bir ülke olarak güçlü mü? Hayır, emperyalist işgali hem Afganistan hem de Irak’ta aynı anda sürdüremiyor. Halbuki Roma’ya ya da iyi döneminde Osmanlı’ya baktığınızda, tam anlamıyla bir imparatorluk görüyoruz; oysa Amerika sahte bir imparatorluk.

SG: Açıldıkça zayıflıyor…

UT: Tabii ki. Kim güçlü? Müthiş bir boşluk var. Peki, alternatif olarak kitleler mi geliyor? Hayır. Zaman zaman patlıyor, zaman zaman dağılıyor. Hâlâ modernite ile postmodernite iç içe belki. Bazen bir modern kitle hareketi görüyorsunuz. Ardından her biri ufalanmış bireyler olarak işyerine, tatiline, işsizliğine gidiyor, sevdasına koşuyor ya da umutsuzluğuna gidiyor.

SG: Siz otuz yılı aşkın süredir gazetecilik yapıyorsunuz. Çok önemli yerlerde çalıştığınız için çok fazla bilgiye de sahipsiniz. Yazmadığınız ve bir gün yazmak istediğiniz önemli bilgiler, gerçekler var mı?

UT: Böyle bir hayatım yok açıkçası. Naif bir tarafım var; gazeteyi ve sayfayı hazırlarken haberi hep çok sevdim. Nereden ne çıkar, ona baktım. Hem alaylıydım, hem mektepli. 1995’te bütün gazetecilik uğraşlarını bıraktıktan sonra medya üstüne çok fazla kitap okudum. Bildirge hazırladım, üniversitelerde ders verdim, konferanslara gittim. Alaylı gibi yaptığım bir işi daha akademik bir hale getirip kavramaya çalıştım. Bu süre içinde bildiğim her şeyi yazmaya, gördüğüm her şey hakkında bir şeyler söylemeye çalıştım. Şimdi ne anlatabilirim? Anılar anlatabilirim ama şu şunu dedi gibi notlarım da yok açıkçası. Çünkü ben işin omurgasını önemsiyorum. Evet, Aydın Doğan 28 Şubat’ta şunu yaptı, ama o anda bana yan mı baktı, yoksa göz mü kırptı, çıktı da odacıya şöyle dedi, türünden notlarım yok.

SG: 28 Şubat’ta tutuklanacak gazeteciler arasında adınız geçmişti…

UT: Tutuklama değil de 28 Şubat’ta kovulmam istendi, buna susturulma da diyebiliriz. Ama sonraki her listede tutuklanacaklar arasındaydım.

SG: Ya 28 Şubat’ta medyanın sorumluluğu…

UT: 28 Şubat müthiş bir manipülasyon operasyonu. Goebbels’i bile kıskandıracak kadar doğru bir isim koymuşlar, “postmodern darbe” diye. Medya bu operasyonun önemli bir ayağı. Bu ülkede –daha iyisini bulamadığımız için– devrimci ya da dominal durumlardan özerkleşme anları çıkar. 1973 sonrası böyle dönemler vardır, o dalganın üzerinde Ecevit de yükselmiştir. Yakın tarihte böyle üç ciddi dönem var: Susurluk, 1999 depremi ve 2001 krizi. Bu üçünde de kitleler tabi oldukları kurumlardan bağımsızlaşma, afallama durumu yaşadı. Bu üç durum medyaya, doğru düzgün gazetecilik yapabilme imkânı verdi, çünkü zincirler bir anda koptu, boşaldı. 28 Şubat, terbiyesini şaşırmakta olan bir toplumun çevrilip zaten yarısı Susurluk’a ulaşmış bir iktidara karşı yönlendirilme operasyonudur. Susurluk sadece Ömer Lütfi Topal’ın kumar geliri, iki tane uyuşturucu meselesi değildi; faili meçhuller, Kürt sorunu, infazlar, enseye kurşun sıkmalar, Hizbullahlar, domuz bağları… Burası sizi doğrudan kozmik odaya götürür. 28 Şubat bütün bunların yanlışlıkla kozmik odaya gitmesini engelleme operasyonudur. Manipülasyonun ana kısmı bu. Tabii ki bu arada mürtecilerden kurtulma var, ki yarısı sözde liberal partiler, koalisyonlar ve önüne koyduğun her şeyi imzalıyor. Erbakan kadar devletçi bir adam olabilir mi, devlete sadık, saygılı? Bunun İsrail meselesiyle ilgili kısımları da vardır, Amerika’yla ilgili kısımları da. 28 Şubat, iyi bir manipülasyondur. Kiminle yapılmıştır? Birdenbire afallamış ve “karanlık ilişkiler ortaya çıksın, bir dakika aydınlık” demeye başlayan medyayla. Metin Göktepe olayında ve depremde olduğu gibi, muhabirin haberi ön plana çıktı çünkü. Patron ve kokuşmuş genel yayın yönetmenleri belirleyememeye başladı. Muhabirler birçok ilişkiyi kurcalamaya başlıyor ve haberin cazibesi başlık oluyor. Benim için medyanın en önemli kısmı budur.

SG: Bizim, edebiyatçılar olarak dertlerimizden biridir, büyük gazetelerde kültür sanat sayfaları yapılmaması. Anaakım medyanın koçbaşı Hürriyet’te bile kültür-sanat sayfası yok. Sabah gazetesinde eli yüzü düzgün bir kültür sanat sayfası vardı, geçenlerde o da birdenbire kaldırıldı. Bu sayfalar işe yaramaz, sattırmaz, okuru yoktur, diye düşünülüyor. Oysaki kültür sanat sayfalarıyla ilgilenen önemli bir okur kesimi var. Hatta yalnızca onun için alan bir okur çevresi de var. Batı’da da bunun çok parlak örnekleri bulunuyor.

UT: Türkiye’de de kitap eklerinin verildiği dönemlerde tirajlar önemli bir miktarda artıyor. Doğrudan ilan müşterisinin oraya dönük tiraj artışlarıdır bunlar. Orta ve ortanın üstü gelirlidir bu kesim, alım gücü vardır, kültür ürünü satın alır, seyahat eder.

SG: Seçkin bir hedef kitlesidir o.

UT: Evet, ama nedeni şu: çoğu kimse sevmiyor bunu, sadece lüzumsuz görüldüğünden de değil, çünkü bu lüzumsuzluk da tartışılabilir. 1990’ların ikinci yarısından beri –yeni çıkan Habertürk’ün oturmasını saymazsanız– Türkiye’de ticari bir gazete başarısı yoktur. Türkiye’nin, ilan gelirleri bakımından en büyük gazetesi Hürriyet, 500.000 barajını geçememiştir. Geçmişte bu rakamlar çok kolay aşılıyordu. Dolayısıyla bu arkadaşların yaptığı şey ticari anlamda da doğru değil. Okurun beğenisine yönelik damgalar vurdular, okur bunu ister, şunu istemez gibi. O damgaların her birinin yanlış olduğu ortaya çıktı, ama bunu muhakeme edecek gücü de yok artık. Yani biz gazeteyi yeniden yapılandırıyoruz dediklerinde, kastettikleri şey binayı, binanın içindeki yerleşim düzenini değiştirmek. Danışman şirketler buluyorlar, milyon dolarlar harcıyorlar, hem fiziki açıdan, hem ürün açısından yeniden yapılanıyorlar, türünden çok şey duydum. Bunların çoğu palavradır, çünkü yürekle, işin kokusu ve heyecanıyla ilgili bir şey değildir. Düşünebiliyor musunuz, haber veremeyen, haberleri sansürleyen bir gazete yeniden yapılandırılıyor. Buna şaşırmamak mümkün değil. Bu şirketler yurtdışına gidiyorlar, birçok gazeteyi ziyaret ederek bir model çıkarıyorlar, ama oradaki gazete asli işini yapıyor, sen ise haberi saklıyorsun.

SG: Sonunda Uludere katliamı oldu, televizyon yayınlamadı. Bundan daha yüz kızartıcı bir durum yok zaten.

UT: Böyle bir ortamda muhabirlerine ayrı oda açsan ne olur, açık ofis sisteminde çalışsan ne olur? İçeride kan dolaşmıyor. Kan, özgür haberdir. Kültür sanat meselesinde de öyle. Ama hayat bir şekilde kendi alternatiflerini de doğuruyor. Artık, insanlar da kültür sanat haberlerini iki gün önceden yapılan sayfalardan takip etmiyor. Bloglar, bağımsız tartışma ortamları, dergiler var. Bazen televizyondan bile daha iyi şeyler olabiliyor.

SG: Bugün AKP hükümeti, önceki hükümetlerden ya da iktidarlardan farklı olarak sanatla daha çok mu ilgili! Tiyatro konusu önemli mesela.

UT: Sanatla, beslenmeyle, her şeyle ilgili.

SG: Neredeyse devlet adın, Nobel Edebiyat Ödülü adayı Paul Auster ile polemiğe giriliyor.

UT: Bunun sefil bir tarafı var. Bir de şöyle bir tarafı var. Bir tiyatro tartışması çıkıyor ortaya ister istemez. Tiyatro, toplumsal bir tartışma haline geliyor. Bunun sonunda yenik düşebilirsiniz, ama ne gelir aklınıza? Biz bugüne kadar bu konu hakkında ne yapmadık diye de düşünmeye başlarsınız. Mesela tartışmada deniyor ki, devlet tiyatroya sahip olmasın. Ama devlet değil ki burası, burası komün. Burada bahsedilen devlet tiyatrosu değil. Şehir tiyatrosu denilen şey komündür. Mesela Beyoğlu şehir tiyatrosu devlet değildir, devlete rağmen bir şeydir. Bu konuda canı yanan, üzülen ya da tepki duyanlar olarak üstüne düşünmediğimiz birçok mesele de çıkıyor. Ama iktidarın meselesi, belirleme isteği. Bir şeyi belirledikten sonra yeni bir şey ve ardından başka yeni bir şey.

SG: Edebiyatla aranız nasıl? Sevdiğiniz yazarlar kimler?

UT: Çok fazla okuyorum. Şu ara Leylâ Erbil okuyorum çokça. Yarattığı dili seviyorum, başta o kadar alışamasam da.

SG: Başka sevdiğiniz yazarlar var mı?

UT: Tabii ki, çok var. Eskiden de çok fazla popüler olmayan yazarları okumaya çalışıyordum. Geçmişte bir görev gibi klasikleri okumuştum. Şimdi farklı farklı şeyleri okumaya çalışıyorum. Mesela başbakanın kavga ettiği Auster’ın bütün kitaplarını okudum. Bana edebiyat şaheserleri gibi gelmedi, ama severek okudum. Tüm bunlardan etkilendiğimi, dilimi beslediğini düşünüyorum yazar olarak. Köşe yazısını köşe yazısından ziyade, bazen içimden gelen bir edebi tatla yazmak istiyorum. Çabuk yazıyorum. Başlıyorum ve bitiyor. Ama böyle içimden geldiği gibi yazınca içine şiir giriyor ister istemez. Ben haberin bile bir edebiyat lezzetiyle yazılabileceğine inanırım.

SG: Çünkü okur var karşınızda…

UT: Başta sordunuz ya, haberin önemi geçti mi diye. Teknik kısmını geçtik. İkinci bir kısmı var: yüz kırk karakterlik Twitter, Facebook’ta üç beş cümle, birkaç resim, sms’teki sekiz on kelime ya da blogtaki on altı kelimelik bir tepki. Dil, çok daha uzun ya da çok daha kısa, sonuçta bir haberin dili de 5N1K olmayabilir. Edebiyata yakın, röportaj diline yakın olabilir, tabii ki unsurlarını ihmal etmeden, ama sıcak, insancıl, insandan yana olabilir. Nasıl başta birçok edebiyatçı gazeteciydi, nasıl Yaşar Kemal, Fakir Baykurt bir röportajcı olarak edebiyatçıydı, köşe yazarları aynı zamanda edebiyatçıydı, bu tekrar mümkün. Bence aynı noktaya geldik, bir gazetecinin edebi dilinin olup olmaması gerektiği noktasına. Edebiyatçının bir röportajı, bir felaketi, bir dramı, Uludere’yi, bir patlamayı, bütün bunları farklı anlatabileceğini ve bunun iyi okunabileceğine inanıyorum. Kültür sanat sayfası diye ayrı bir bölüm olmayabilir, ama kültür sanatın tadı doğrudan haberle buluşabilir. Nasıl? Biz gazeteciliğe başladığımızda denirdi ki: haberi iyi yazabilmek için Sait Faik ile Aziz Nesin okuyun. Aziz Nesin’de tık tık bir ifadeyi, Sait Faik’te yoğun bir duygunun basit bir şekilde ifade edilmiş halini görüyorduk. İyi bir röportajcı olan Yaşar Kemal’in Çukurova röportajları sana heyecan verebilir. Üniversitede gençlere ders verirken –sekiz on senedir vermiyorum– gördükleri görüntülerin, ekrandan geçen haberlerin televizyon mu, yoksa gazete mi olduğunu sormuştum. Tabii ekran söz konusu olduğu için, herkesin aklına bunun televizyonun devamı olduğu gelmişti. Halbuki bu, televizyon değil, yazıya dönüş. Ekranda bir şey okuyorsunuz, kötü bir dille de olsa bir şeyler yazmaya çalışıyorsunuz. Bir mağara insanı gibi, gördüğü her duvara, her toprağa, her taşa bir şey kazımaya çalışan insan gibi herkes sabah kalkıyor ve bir duvara bir şey kazıyor. İçeriksiz olabilir, kötü olabilir, bazen nefret suçu olabilir, bazen çok hoş bir şey olabilir ama herkes bir şey kazıyor. Bu, görüntünün geleceğidir artık, yazının dilidir ve hak ettiği tada kavuşabilir. Bu yaşımızda bile edebiyattan alabileceğimiz, gençlerin yazarlardan edinecekleri bir sürü şey var. Sadece edebiyat dili değil, sinema dili de yararlı olabilir. Bunlar duygunuzu diri tutan şeyler. Bir gazeteci sadece aklıyla çalışmaz, duygusunu da yansıtır. Duygunuz olmadan nasıl gazeteci olursunuz ki? Bugün ben süt zehirlenmesini yazdım ama süt zehirlenmesini yazmadım aslında. Süt zehirlenmesinden bin çocuk yatsa bile, bundan beş yıl önce süt sağan on çocuk ölmüştü ve bu ülke onları unuttu. On iki-on beş yaşlarında on tane kız, süt sağmaya giderken kamyon kasasından düşürülüp ölmüşlerdi. Sonra arşivde incelediğimde bu konu hakkında yedi sekiz yazı yazdığımı gördüm, o kadar dayanamamışım ki. Bundan ötürü çok okunmadım ben, çok iyi bir gazeteci olup ödül de almadım, ama bu benim duygum ve bunu ihmal ettiğim zaman bu işi yapamam. Bu duyguyu nerden beslersin? Bir film, bir kitap, senin duygunu andıran bir satır bütün bunları hep diri tutar. Ben sizin taraftan beslenmeye çalışıyorum mümkün olduğunca.

 

Bu yazı Ogitto sitesinden alınmıştır. Roportaj 2013 tarihinde yayınlanmıştır.

Fotoğraf : Gülbin Eriş…

Önceki makaleÇOBAN ATEŞİ BAŞINDA FELSEFE TARTIŞMALARI
Sonraki makaleKafka üzerine notlar
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır. Şeyhmus Çakırtaş Genel Yayın Yönetmeni Twiter : @seyhmuscakirtas