Şeyhmus Çakırtaş yazdı…

 

Çok eski çağlara, avcı toplayıcı toplumlara uzanan hikayelerin anlatıldığı, mitolojik öğelerin insan yaşamını şekillendirdiği, efsanelerin hüküm sürdüğü her toplumun kendine göre bir isim verdiği Riha/Edessa/Urfa sokakları güneş doğmadan derin bir sessizliği yaşar. Burada her şey güneşe bağlıdır. Sessizlik, gürültü, patırtı, çalışma, kavga, aşk her şey güneşle start alır. Bütün yıl Güneş insana gülümser, yazın kavurur, kışın ısıtır. Yani Güneş, taş, toprak ve su hayatın öznesidir. Biri eksik kalsa kıyameti yaşayan eski kentin kadim sokaklarında geziniyorum.

Eski kentin bulunduğu alanda yumuşak, işlemeye uygun ama yağmur yedikçe sertleşen beyaz taştan örülmüş evlerin duvarları ve eski taş yapılar, mağaralar, anıtsal taşlar çağlar ötesinden insanın kulağına fısıldayarak,  taşın her şey olduğunu, bambaşka bir dünyanın var olduğunu söylüyor.

Pür dikkat sessizlik içinde çağların, tarih öncesi yaşamın sesini dinlemeye, anlamaya çalışıyorum. Bir an kendimi geçmiş zamanlarda buluyor, arada bir motor gürültüsü dikkatimi dağıtsa da, çağlar ötesinden yayılan sesleri duyar gibi oluyorum. Kimi zaman insan çığlıkları kulağımı tırmalıyor, kimi zaman baharın armonisinde toprağın döl verme sürecine tanıklık ve dans edenlerin yumuşak, aşk dolu sesleri çağları aşıp içinde bulunduğum ana ulaşıyor. Karanlık, ışıkla yok olduğunda kendimi neolitik dönemin kalıntılarına bırakıyorum.

Urfa, ilginç bir coğrafya… Oldukça geniş ovaları olan, aynı zamanda ovaları çevreleyen rakımı çok yüksek olmayan yek pare kaya tepelere sahip kadim bir kent. Toros sıradağları kentin il sınırlarında yer alır, Karacadağ ve Tek Tek Dağları coğrafyasına apayrı bir doku kazandırır. Gerek doğal  yek pare kaya tepeler, gerekse de yığma toprak yükseltiler binlerce yıldır süren hayatın izlerini barındırıyor. Her tepenin ayrı bir hikayesi, efsanesi var.  Kimisi ziyaret olarak bilinir, kimisi hükümdar tahtı. Yerleşimi eskiye dayanan her köy, her yerleşim yeri hiç abartısız eskinin yatağında kurulmuş. İster Karacadağ’da, ister Tek Tek Dağlarında, isterse de Toros Sıradağlarında kurulan eski köyler kesinlikle arkeolojik öğeler barındırıyor, içinde saklıyor, geçmişin bağrında günümüzü yaşıyor. Keza ova adeta açık hava müzesi gibi. Eski yapılarda süren hayatlar, mağaralar ve halen eskinin gölgesinde sürdürülen yaşam biçimleri oldukça canlı. Ama giderek ve hızlıca yok olma süreci yaşadığını da belirtmek gerekiyor. Taşın hükümdarlığı, betona yenilmek üzere. Harran’ın son 30 yılda yaşadığı değişim ve giderek yükselen beton yapılar bunun açık kanıtı. Oysa Harran ve çevresi antik yerleşimlerin başında geliyor. Urfa eski kent merkezi, Viranşehir, Siverek, Halfeti, Birecik, Bozova, Harran aynı süreci yaşadı, yaşıyor. Halfeti’nin büyük kısmının sulara gömüldüğünü de tırnak içinde belirtmek gerekiyor.

Gecenin karanlığının bitme saatlerinde kendimi dışarıya atıyor, geçmişin seslerini takibe başlıyorum.

Bu kentin ruhunun işlendiği taşlara, dokuna dokuna ilerliyor, anlatılan efsaneleri zihnimde yaşıyorum. Bu coğrafya bir hafıza, öyle büyük bir hafıza ki,  anlamakta zorluk çekiyorum.  Kaç bin yılın birikimi, kaç bin yılın sentezi diye düşünüyor, zihnimin sınırlarını zorluyorum.

Urfa gün ışırken saatlerde hareketlenmeye başlıyor. Son yıllarda artan nüfus ve araç sayısı sabah saatlerinde oluşan sessizliği bozuyor. Sanayi kuruluşları az, tarımsal faaliyetin çok olduğu kentin sesine motor homurtusu karıştığını söylemek mümkün. Bir seramcam yaşanıyor. Eskinin koynunda, yeni ama ucube bir kent yükseliyor. Yeşilden mahrum, betondan bir deniz gibi…

Yeni ile eski kent dokusunu arkamda bırakarak, bozkırlara, tepelerde yer alan neolitik alanlara doğru ilerlemek, çağlar öncesinden gelen sesleri daha yakından dinlemek üzere yola çıkıyorum. Yollar henüz çok tenha, tek tük insan dışarda.

Bu kentin olağanüstü bir çekim ve itim gücü var. Her ikisini de bağrında saklıyor. Çekim gücü var, çünkü geçmişin en eski olguları bir bir taşlara işlenmiş ve taş bütün zamanlara hükmetmiş. Çağlar değişmiş ama taşın hükümdarlığı değişmemiş. Gelen kavimler, giden toplumlar geçmişin izleri üzerinde hüküm sürmüş, kimi zaman olanları yakmış yıkmış ama taşın olağanüstü dayanıklılığına diş geçirememiş.

Tarihi İpek Yoldan  doğuya doğru ilerlerken, Güneş kızıl yüzünü göstererek sabahı müjdeliyor. Burada dağlar görkemli değil. Dağ bile sayılmaz aslında ama düz ovanın yanında tepeler, görkemli dağ gibi duruyor. Ağır tonajlı araçların vızır vızır işlediği yoldan, Tek Tek Dağlarının içine doğru ilerliyorum. Niyetim günün ilk ışıklarında Karahantepe’yi fotoğraflamak. Tek tek dağlarının arasında bulunan taş ocaklarının yollarını takip ederek, kıvrıla kıvrıla Keçelî Mezrasına varıyorum. Yol ağır tonajlı araçların egemenliğinde. Urfa’dan yaklaşık 45-50  km uzaklıkta olmasına rağmen, yol bana bayağı uzun geliyor. Taş ve mermer ocakları oldukça faal, tepeler eritiliyor adeta.

Köy yollarından ilerleyerek, kazı alanın bulunduğu köye varıyorum. Keçeli Köyü 150 yıl önce kurulmuş, küçük bir mezra. Kazı yapılan tepeye benzer yükseltilerin ortasında imar edilen bir yerleşim yeri. Etraftaki tepeler çıplak ve ağaçsız olduğu için de buraya Kel anlamına gelen Keçeli ismi verilmiş. Buraya sonradan yerleşen halk da isme sadık kalarak, Keçelî ismini kullanmaya devam etmiş.

Kazı alanını gösteren levhayı takip ederek, modern prefabrik yapıların bulunduğu idari alanda kendimi buluyorum. Ortalıkta kimsecikler yok. Bir iki güvenlik görevlisi dışında bir hareket yok. Ofisler kapalı.

Karahantepe’ye varmak için  kazı ekibi tarafından yapıldığı anlaşılan taş yoldan ilerleyerek, en tepeye ulaşıyor, hakim noktada nefesleniyorum. Çağlar öncesinin sesini dinlemeye, kavramaya ve verilmek istenen mesajı görmeye çalışarak etrafımda bir daire çiziyorum. Karahantepe çevreye hakim bir konumda,Harran Ovasını gören bir yerde. Karahantepe adı nereden esinlenmiş bilmiyorum. Oysa köylülerin verdiği isim daha orijinal ve gerçekçi geliyor bana. Keşke bu boyutu düşünülüp, yerel hafıza korunsa.

Kazı alanı yerleşim yerinden 500 metre daha güneyde yer alıyor.  Köylüler burayı yıllarca  mezarlık olarak biliyormuş. Toprak yüzeyindeki taşlar hala yerinde. Çoğu yosun bağlamış, çocukluğumuzda taş kına dediğimiz bir doku ile kaplanmış. Yekpare kaya dokusu burada da kendini gösteriyor. Alan oldukça geniş. Belki 100 hektar, belki daha fazla. Kazı yapılan ve yapılacak olan alan tel örgülerle çevrili.

Karahantepe yakın bir zamanda kazılmasına rağmen, oldukça geniş bir alan ortaya çıkarılmış ve çevrede 250 adet T şeklinde taş tespit edilmiş. Kazı alanına yakın kurulan sosyal donatlar, burada hızlı bir çalışma yürütüldüğünün açık kanıtı. Bu yılki  kazı programı sonlandırılmış. Kazılarda ortaya çıkarılan taş yapı doğuya bakıyor. Bunun bir anlamı var mı bilmiyorum. Göbeklitepe’deki ana kaya üzerine yerleştirilen taşlar ise güneye baktığını hatırlıyorum.

Her iki alanda T şeklinde taşlar benzerlik gösteriyor. Sanki bir ustanın elinden çıkmış gibi. Burada da hayvan figürleri büyük ustalıkla taşlara işlenmiş. Tek farklı bölüm, ana kayaya yüksek kabartma tekniği ile yontulan insan başı ve kayaya oyulmuş çukur halindeki odada  bulunan ilginç  betimlemeler. Sırtını ana kayaya veren insan, çukurda bulunanları idare ediyormuşçasına bir hava yaratılmış. Buradaki taş anıtlara gelince, sanırım kazı ekibi dahil, buradaki taşları ereksiyon halindeki falluslar olarak nitelendiriyor. İlginç olan hem Göbeklitepe’de, hem de Sayburç’ta ortaya çıkarılan kalıntılarda fallus olgusunun öne çıkması.

Göbeklitepe’de bir çiftçinin 1985 yılında tarlasında çift sürerken bulduğu heykel de fallusu anlatan bir heykeldi… Keza aynı durum Sayburç kazılarında karşımıza çıkıyor. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum ama sanki ana erkil toplumdan, daha erkek egemen ataerkil topluma geçişin ifadesi gibi duruyor. Bunun yanlış olabilme ihtimalini de kenara koyarak, uzmanların bu konuda düşüncelerini merak ediyorum doğrusu.

Ziyaretçiler açısından Fallusların bulunduğu alan oldukça ilgi çekici bulunuyor, sanki özel bir yer. Buraya tören alanına yine kayanın oyulmasıyla oluşan küçük bir pencereden giriliyor. Buradaki fallusların sayısı on iki. Birisinin üzerinde bir hayvan figürü olduğu anlaşılan yüksek kabartma tekniği ile yapılan bir heykel var. Ancak oldukça tahrip olmuş, adeta erimiş. Bakışları ile fallusları kontrol eden bir hissiyat içinde olan insan yüzü ise çukurun tek hakimi.

Karahantepe’nin ritüel alanı oldukça büyük. Ama T şeklindeki taşlar Göbeklitepe’de bulunanlardan daha küçük. Ortaya çıkarılan taşların boyu 2 ya da 3 metre kadar. Oysa Göbeklitepe’de 7 metreyi aşan steller var.

Yapım tekniği, taşlara işlenen rölyefler ve ortaya çıkarılan anıt taşlar buranın Göbeklitepe’ye benzediğini gösteriyor. Hem kendine has, hem de benzer. Yaşıt olabileceğini düşünüyorum. Biraz eski, biraz yeni çok fark etmiyor. Burada eski dünyanın izleri oldukça canlı ve Göbeklitepe’yi andırıyor. Bu da gösteriyorki bölge büyük bir kültür dalgasının etkisinde. İnsanlar çanak çömleksiz dönemde adeta bir sıçramayı yaşamış. Olağanüstü taş yapılar ve tek elden çıkmış gibi taş eserler. İlginç olan da bu zaten. 12 bin yıl öncesinin hayat biçimi ve inanç sistemleri taşlara işlenmiş ve günümüze ulaşmış.Bu anıtsal yapılar tapınak olabilir mi? Yoksa başka bilmediğimiz bir ritüelin merkezleri mi?

İşin gizemli yönü de burası zaten. Bilinenler içinde bilinmez bir gerçeklik var neolitik alanlarda. Kültür Bakanlığının adına Taş Tepeler dediği ama aslında Taş Tepelerden öte bir silsileyi ifade eden neolitik merkezler. Bu nedenle Taş Tepeler çok kabul gören bir isim olmamış. Çünkü yığma tepelerde de neolitik yapılar söz konusu. Urfa’nın tepeleri, vadi ve nehir yatakları neolitik çağın en görkemli alanları olarak görülüyor. Taş yapılar göz önüne alındığında o dönemin nüfusu da küçümsenmeyecek kadar varmış. Bu yapıların az insanla yapılması mümkün olmadığına göre hem nüfus yoğunluğu, hem de bunları yönlendiren, organize eden bir yönetimden bahsetmek gerekiyor. Henüz bizim tanımlamayamadığımız, anlam veremediğimiz bir işbirliği, komünal ve canlı bir kültür göze çarpıyor.

Alan tel örgülerle kapatılmış. Tel örgülerin dışında çobanlar sürülerini yayıyor. Onlara doğru yol almak, biraz konuşmak belki de en iyisi. Tepeden, kuş bakışı çekimler yaparak, kazı kenarında dolaşarak, sınırlanan yerlerde durarak Karahantepe’nin seslerini zihnime kazıyorum. Bir kez daha anlıyorum ki bizim tarih bilgimiz çok ama çok zayıf. Eski ise, ilkel ama kendi içinde müthiş bir düşünce aritmetiği taşıyor. Yani artık tarih Sümer’le değil, neolitiğin gizemli tepelerinde başlıyor.

Çobanlar yaşadığı coğrafyanın aslında gönüllü bekçileri. Hangi taş, hangi ağaç, hangi çeşme nerede onlardan iyi bilen olmaz. Onların görüşleri bazen en doğru olanı ortaya koyar. Hem biliyorlar, hem de üzerinde yaşıyorlar. Çoğu ören yeri çobanların sayesinde gün yüzüne çıkarılmış.

Çoban sürüsünü daha yükseğe doğru sürerken, ben çok gerilerde kalıyorum. Tel örgüyü dolanıp, yetişmek mümkün değil. Bu nedenle son kez Karahantepe’nin en üst noktasında oturup, taşların düşünce aritmeğine dalıyorum.

Bir düzen var, kendine has bir mantık. Hiç bir taş rastgele konulmamış, alan rastgele seçilmemiş. Hatta harç bile kullanılmış. Bildiğimiz beton harç değil. Bilmediğimiz, içeriğini tahmin edemediğimiz bir harç. Köylülerden birisi anlattı. En yumaşak beyaz taşlar iyice kırılıp, uzun süre suda bekletilip, tezekle ısıtılıyor, suda kaynatılıyor, çözünen taşlar, harç haline getirilip, özellikle duvar örmede kullanılıyormuş.  Bu yöntem ne kadar eski bilmiyorum ama çevre köylülerin halen bu harcı kullanması bana ilginç geldi.

12 bin yıl önce burayı inşa edenler neyi amaçladılar, neyi düşündüler bilinmez. Kült merkezlerini yorumlamak mümkün. Birisi diğerinden önemli değil.  Hepsi bir zincirin halkası gibi duruyor sanki. Bu nedenle ne Göbeklitepe önemsiz, ne de Karahantepe. Hiç birini diğerinin yerine koyamayız. Her birisinin apayrı, özel yerleri var.

Göbeklitepe’yi arka plana itip, başka kazı alanlarını öne çıkarmak, hafızayı görmezlikten gelmek en büyük yanlış olur.

Bu nedenle başta isimlendirmeler ve bölgenin hafızası gözden uzak tutulmamalı.

Bazen bir küçük bilgi, karanlık zamanlarda büyük gedikler açabilir…

Sahi bu Göbeklitepe’de kazı çalışması ne durumda, sürüyor mu?

 

Önceki makaleHüznün Başkenti: SONBAHAR!
Sonraki makaleYAĞMURUN GİZLEDİĞİ YÜZ
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır. Şeyhmus Çakırtaş Genel Yayın Yönetmeni Twiter : @seyhmuscakirtas