Hasan Kaya yazdı…

Mayıs sonu, Haziran başı gibi olmalıydı. Yol kenarı boyunca uzayan ucu bucağı belli olmayan tarlaların altın gibi sararan başaklarına dokunarak ilerleyen mavi kadın yüreğindeki sevda ateşinin hasretini kalbindeki adamı hayal ederek ilerliyordu ki peşinden gelen arabanın homurtusuyla tatlı hayaline ara verip arabaya döndü baktı . Arabada duran adam hayalinin gerçeğe dönüştüğü adamın ta kendisi idi.

Bir süre göz göze gelip merhabalaştıktan sonra adam kadına doğru yürüyüp kısa bir hal hatır sorup yürüyerek ilerlemeye devam ettiler. Günün o sıcak saatinde terleyen adam serin bir su bulup elini yüzünü yıkayıp mavi kadınla birlikte asırlık bir dut ağacının altında toprak zemine ayakkabılarını çıkarıp bağdaş kurarak oturdular. Toprak ile temas olunca oluşan rahatlık kalbindeki kadının yanında olmasıyla bir başka güzel oluyordu.

Bağdaş kurmuş adamın  dizinin üstüne başını koyan mavi kadın, başını eğip mavi kadının gözlerinin içine bakarak iki kişilik dünyanın tadını çıkarırken, mavi kadın kalbindeki adamın gözlerinin içine bakarak hayallerinin alanını genişletiyordu. Adam ellerini sevdiğinin saçları arasında dolandırıp sevgisini gözleriyle ona aktarırken, kadın, sessizce ve usulca hiç tepki vermeden saçlarına dokunan adamın gözlerine dalmakla meşgul idi.

Bazen zamanın durduğu anlar olur ki işte bu an o an idi. Adam hızlıca yerinden kalkıp az ilerde duran römorkun arkasında sallanan ipi alıp getirdi. Pesinden ağacın kalın fakat uzak olmayan dallarından birine ipi savurdu. Bir ucu elinde olan ipin diğer ucunu da eline geçirip sıkı sıkı bağladı. Mavi Kadın şaşkın şekilde onun yaptığını meraklı gözlerle izliyordu. Adam kalbindeki kadına dönüp haydi gel dedi. Kadın adamın bu davetini geri çevirmeden dut ağacına sevdiğin adamın bir çırpıda yaptığı salıncağa bindi ve yüreğini teslim ettiği adama haydi salla dercesine kendini bıraktı. Adam kadını hafifçe sallamaya başladı. Hızlı sallamak istemiyordu, kadın da hızlı sallandırılmak istemiyordu. Çünkü hem hızlı sallamada birbirinden uzaklaşmak istemiyorlardı her ikisi de. Adam nazikçe dokunup onu iterken, kadın kendini rüzgara kaptırıp kokusunu nefesini adamın yüzüne vuruyordu. Hiç bitmesini istemedikleri bir an idi. Sonra salıncak yavaşladı ve adam mavi kadının ellerinden tutup indirirken tekrar göz göze geldiler.

Ortadoğu coğrafyasında sevmenin, sevilmenin ayıp, yasak, günah sayıldığı tarihin bu kadim şehrinde onlar bir töreyi çiğnemenin farkındalığını yaşayıp huzuru yakalamanın ve yaratıkları iki kişilik kendi iç dünyalarinda yaşama arzularını sessizce dile getirmenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Kimsenin bozmaya cesaret edemediği, gözle görülmeyen fakat herkes tarafından bilinen kanunlar yerle yeksan oluyordu. Coğrafya kaderdir sözünün yaşam bulduğu bu coğrafya bu aşka boyun eğecek, geçerliliğini kaybedecek ve bu yaşayan sevdaya eyvallah edecek gibiydi….

Dünyayı sevgi kurtaracak….

 

Hasan KAYA

Karaköprü/Şanlıurfa