A.Rezzak ELÇİ yazdı / 2009
Kırkından sonra memleketi terk etmek nasıl bir duygu şair?
Neden bir cüzamlı gibi bu şehirden kaçıyorsun bir gece yarısı?
Neden yüreğin buruk, neden gözlerin nemli?
Neden ha…Neden?
Sorma;
“Keşke toprak olsaydım!
Ömrümün yarısı geçti ayna önünde
Bir tek memlekete güzel görünmek için
Değil mi ki her ayna bir Yusuf
Her Yusuf bir aşk ve güzellik saklar içinde…”
Hadi bunu anladık!
”Çağa küsen Leyla” oldu,
sana ne oldu,
bu şehre küstün Şair?
“Bir çağ ki sırtını dönmüş Leyla’ya
Yaslanmış çelikten zırha yürekler
Aşksız yürek taşımak zül bize…
Söyleyecek sözü var mı kimsenin
Çağına küsmüş gidiyor Leyla
Tutup yakasından döndüremedim”
E… Hadi Leyla’yı döndüremedin,
sana ne oluyor sana, söyler misin?
“Kadim bir şehre sığındım
Sözlerim ağzımda kısıldı
Aradım eski bir türküyü
Düğümlendi boğazımda acı
Hıçkırıklarım yankısız kaldı…”Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gözlük, çizgiler, gece ve yakın çekim
……
Hani biricik ve kadim şehrin bu şehirdi?
Hani doğduğun,
hani doyduğun,
hani acı tatlı kırk yılını geçirdiğin şehir bu şehirdi!
Hani sokaklarında koştuğun,
elim sende,
deleme, gülle oynadığın,
zerzembelerin de saklandığın,
tetirbelerin de kaybolduğun,
damlarında kuş uçurduğun,
okuduğun,
kutsadığın şehir bu şehirdi?
Ne oldu,
ne değişti de şimdi kalkıp,
kendince kadim başkaca bir şehre sığındığını söylüyorsun?
Öyle deme, bu şehrin:
Keşfedilmiş kokusu vardı
Gül, yaprak, çiçek kokusu
Sımsıcak kadın ve serin ırmak kokusu
Baharda kırların, rüzgârda dağların kokusu
Yağmurdan sonra toprak kokusu
Eee… Başka başka?
Avluda narçiçeği, aktarda kına
Kaçakçı pazarında tütün kokusu
Demircinin teri, kalaycının nışara
Ihlamur çay, meyan kokusu
Çulhacı dükkânında ipek
Anzılha gölünde balık kokusu”
Tamam!
Bütün bunları bildiğin halde,
kalkmış hala taşındığın şehre,
kadim diyorsun öyle mi?
Gösteriyor en iğrenç yüzünü
En onmaz şeylerle bana
Kuru toprak
Derin vadi
Sonsuz uçurumlar
İhanete soyunmuş sanki…” terk ettiğim şehir!
Eee… Madem şehir bu,
bunları biliyorsun,
hala ne diye önüne gelene:
“Bu kentin girişi var, çıkışı nerede?
Neden bölmez iki yakasını bir nehir
Hani sevgilim/ istasyon/ gar/ havalimanı?
Deniz dalgası neden olmaz?
Nerede sevişir, nerede saklanır firariler?
Ve neden susuyor hala bu şehir” diyorsun?
Sence bu şehir niye susuyor Şair, biliyor musun?
Evet, biliyorum çünkü şimdiye kadar, hep şehir konuştu ben sustum!
Şimdi şehir susacak, ben konuşacağım!
Bırakın, gece yarısı bu şehirden kaçarken,
içimde biriken her şeyi,
bir ejderhanın kafatasına kusayım!
Sonra susayım!
Bir ip getirin kendimi asayım!
Çünkü:
“Ben bu kentin hem aşığı, hem kaçığıyım
Zincirler zapt etmez deli düşüncelerimi
Aşkın ve aklın intiharını yaşarım
Kaldırım ve yosmaların kucağında
Kimsesiz/ yalnız/ firari…
Ölüme eşittir bu kentte yaşamak!
Ölüme eşittir bu kentte yaşamak!”
Haklısın “Şehre Küsen Şair”
Bu şehir seni anlamadı.
Bu şehrin “Türedi ağaları” puştları, ğıştoları engizisyon mahkemeleri kurup seni Vilayet-i Umumi-yenin bahçesinde Hallaç misali asmak, derini yüzmek istedi!
Kitaplarını yakmak istedi!
O gün şehri suskundu.
O gün “şehir hafızasını kaybetmişti!”
Oysa sen;
“ Hafızasını arayan şehrin” peşine düşmüştün daracık sokaklarda!
Birden karşına;
“ Türkü Söyleyen Şehre” çıkmıştı:
“Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar
Ciğerim yanıyor aney, gözlerim ağlar!”
Sonra aklına:
“Ağlayan şehir” düştü…
“Urfa dağlarında gezer bir ceylan
Yavrusunu yitirmiş ağlıyor aman!”
……
Birileri seni yargısız infaz ederken,
kadim kentin,
hızmalı, halhalli güvercinleri yuvaların da ürkek bir bekleyiş içindeydiler.
Can dostun bellediğin arkadaşların;
“ipini çekmek” için gazete gazete dolaşıp muhbir olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatıyorlardı bu kente!
İbrahimler put deviriyordu put hanende,
Nemrutlar diken,
İbrahimler ateş üstünde
Sen bir kenara çekilmiş durmadan sayıklıyordun:
“Ölüme eşittir bu kentte yaşamak!
Ölüme eşittir bu kentte yaşamak!
Ölüme eşittir bu kentte yaşamak!
Sonra avazın çıktığı kadar bağırdın bana:
Şair deme banaaaaaa!
“Ben şair olamadım
Eşim, aşığım, koklayacak güllerim yok bahçemde!
……
Ne kadınlar taşıdım sırtımda
Ne sevgililer işgalde yüreğimi
……
Ben şair olamadım henüz
Yazamadım gönlümün en ince şiirini…”
Bu saatten sonra,
artık ben de terk ediyorum seni!
Sana ne dediysem,
sana ne söylediysem,
sen:
“Ben kendimden yanayım” dedin!
Var git kendinden yana ol, istediğin kadar.
Sen artık başka bir kentin çocuğusun!
“Cennete giden yolu bulmak için”
“ Cehennem yalnız benimdir” diyorsun!
İnşallah gittiğin yerde cenneti bulmuşsundur!
Güle güle git!
“Bu kentin vajinasından düşmüş, penis iktidarına koşan, kadim kentin vaftiz edilmemiş çocuğu!”
Güle güle git!
Sen değil miydin, gözlerimizin içine baka baka:
“İsa öldü, yaşasın Mehdi!” diyen?
“Vesse serisse Omo…!”
İki damla gözyaşı
Anne çığlığı
Henüz buğulanmamış camdan el sallayan dostlar, arkadaşlar…
Eksoz, Cant, Asfalt…
Sanki uzun bir yolculuğun habercisi
Ya da geri dönüşü olmayan bir yolun yolcusudur bu gidenler…
Vesse serisse O…
Önceki makaleKış ortasında, bahar kokusu…
Sonraki makaleMemleketimden Çocuk Manzaraları
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır.