Eyyüp Özdemir yazdı…

I

Okura ulaşan sözcüklerin olgunluğa erişmesini beklemeden yazıyoruz artık biliyorum.

İnsan Kafka ve diğerleri üzerine yazmaya çalışınca tekrara düşmekten korkmuyor ama insanın yazdıklarıyla tekrara düşmediğini sanması korkulacak bir şey olmalı. Kundera’nın Kimlik romanındaki şu kısım bir Kafka romanının yorumlanmasının tekrarıdır mesela, “Nefret edilecek bir iktidarı, kendini onunla özdeşleştirmeksizin kullanan, kendini ondan bütünüyle ayrı tutmakla birlikte onun hesabına çalışan ve günün birinde, kendisini yargılayanların karşısında, savunma olarak, ikiyüzlü olduğunu ileri sürecek olan biri.”¹

 

Ayrıca Roman Sanatı kitabında Milan Kundera’nın Kafka için birçok tuhaf ve “yeni” şey söylediğini sanabiliriz, “Ezici dış belirleyicilerin, iç hareket ettiricileri ortadan kaldırdığı bir dünyada insanın elinde kalan olanaklar nedir?”²

 

Kafka için yeni şeyler söylediğimiz hatasına düşmek hoş değildir elbette ve farkında olmadan bu tonlara kaçmak daha da bir affedilemezdir biz okurlar için. Sırf iyilik yaptığına kendini inandırmış birinin yapmış olduğu iyiliğe benzetilebilir bu. Ama bu iyiliğin sonucu iyi olmayınca, ki hep öyledir aslında, savunmasında sadece iyilik yapmış olduğuna kendini inandırmış olması kabul edilemezdir. Karl, hiçbir şeyden haberi olmayan bu kötücül insanların ettikleri tek söze bile inanmıyordu.” Sırf kötülük yapmak için kötülük yapmış olduğunun farkında olmak bundan daha iyi görünüyor, gerçi sırf kötülük yapmak için kötülük yapmışlar yok denecek kadar azdır hatta hemen hemen yok gibidir. Tekrarımı da tekrar ettiğimin farkındayım artık ama yine de tekrarı lanetlemiyor belki az biraz yüceltiyorum. Biraz beklemiş olduğumdan artık Kafka ve romanları için tekrarlarıma geçebilirim.

 

İnsanın ağzında sanki bal, şeker varmış gibi ağzını şapırdatarak, üzerine konuştuğu yazarlar ve romanları vardır elbette, ama ne Kafka  ne de romanları böyledir. İnsan Kafka’yı okuyunca bu evrende yalnız olmadığına ve yalnızca o romanı okuyan okurun değil tüm insanların tek tek ayrı ayrı hakikatine/yanılsamalarına göre bir tür acının içinde debelendiğine dair bir düşünceye kapılıyor. Okuruna bunu düşündüren romanları insanın içini sinsi bir coşkuylakaplıyor, ama bu, coşku dolu bir boşluk hissine daha yakındır.

 

Kafkavari yazıyorsun ya da yazmıyorsun tespitleri arasında hiçbir farkın olmadığı tespitini yaparsak üçüncü bir tespitin de kapısını aralanmış olur ve bu tespit de Kafka’nın ne yazım ne de yaşam deneyimlerinin deneyimlenemeyeceği tespiti olur belki. İnsanın insan gibi koşup yol alması ile bir aracın bir araç gibi gidip yol alması… İnsanın, aracın bu deneyimini sanki bir araçmış gibi deneyimlemesi uğraşını insandan umabiliriz, ama aracın, insanın bu deneyimini bir insanmış gibi deneyimlemesini daha az umarız sanki. Kafka’nın romanlarını elime aldığımda bu iki uğraştan hangisinin içinde olduğumu bilmiyorum gerçekten.

 

Bir kere Kafka’nın, “Kendi refahını arayanın önüne çıkan hakikat değil yanılsamadır.”³ türünden bir yanılmanın içinde olmadığını biliyoruz. Herkesten önce bu tür bir yanılsamanın korkunçluğunu sezmiş ve bunu romanlarıyla daha bir hissedilebilir kılmıştır.

 

Romanın sayfalarındaki tüm cümleler durgun denizin yüzeyi gibidir Kafka’da. Duygu ve düşünceler bakımından aynı titreşim ve aynı seviyedeymiş gibi. Ama romanlarının cümleleri içimize yığıldıkça tıpkı durgun denizin pürüzsüz yüzeyinden denizin altına indikçe karşılaşacağımız oksijensizliğe, basınca ve karanlığa benzer bir duruma maruz kalırız. Amerika romanının Oklahoma Açıkhava Tiyatrosu bölümünde tüm bunlara birden maruz kaldığımı biliyorum ama burada bunun nedenini anlatmanın imkansızlığının çaresizliğini de ayrıca hissediyorum.

 

Kimse Kafka hakkında söyleyeceklerini tek bir yazıda söyleyememiştir ve tüm yazılanlar bile Kafka hakkında tümünü söylemeye yetmeyecektir. Kafka da kendi ve yazdıkları hakkında tümünü söylememiştir ama zaten, onu diğerlerinden ayıran da budur.
II

“..avını yutacağı zaman gözyaşı döken timsahın bilgeliği..”

 

Kafka’nın daha tek bir yapıtını okumadan Kafka üzerine yazılmış ve söylenmiş birçok şeye ulaşıyor ve bunları edinebiliyoruz. Bunu ya bilinçli yapıyoruz ya da farkında olmadan. Ne mutlu, sadece tesadüfen, Kafka üzerine tek kelime okumadan ya da duymadan, Kafka’nın bir yapıtıyla saf bir karşılaşma yaşayabilene. Şimdi burada bu saf karşılaşmanın olasılığını düşündüğümün farkında olmadan bunu yaptığımı sanalım! Gerçi Kafka’yı ilk kez okurken insanın yardıma ihtiyacı olabilir tıpkı yüzme öğrenenlerin ilkin simitlerden, kolluklardan ve makarnalardan yararlanmaları gibi.

Kafka, bütün yapıtlarını ve söylemiş olduklarını okuyup sonrasında üzerine konuşabileceğimiz bir yazar değildir. Bir panoramasını çıkaramayız ya da çıkaracaksak da bu panorama sadece o kişinin panoraması olur ve bunu böyle kabul etmeliyiz. (Ferit Edgü’nün 2009 yılında yayınlanan Kafka Güneşi adlı büyüleyici denemesinde geçen Alexandre Vialatte’in Benim Kafka’m adlı kitabında herkesin bir Kafka’sı olduğunu söylüyor zaten.) O an hangi yapıtını okuyorsak ve o ana kadar hangi yapıtlarını okumuşsak bunların üzerinden yorumlamaya başlarız; kaldı ki bunun doğru ya da yanlışı bir tarafı yoktur. Sontag’a göre yorumlamak, anlıyorum demenin başka bir biçimidir zaten ve ben de bunu, okuduğunu yorumlama hakkı olarak alıyorum. Hem Kafka’nın yazdıkları çoktur, Kafka’nın yapıtları ve hayatı üzerine yazılanlar daha çoktur, üzerine yazılanların üzerine yazılanlar da çoktur ama bir de hâlâ yapıtları ve Kafka üzerine yazmak isteyenler var, ki bu hepsinin toplamından daha bir çoktur her zaman.

Borges, Kafka’nın öykülerini övüyor ve bir de Kafka’nın mutlu şeyleri yazmayı kendine yakıştıramadığını belirtiyordu. Büyük bir tekrarcı olan Borges’in, bu söyledikleriyle kimin tekrarını yaptığını bulmak zordur. Dünya’da yaşamadım, okudum demeye en iyi uyan okur Borges’tir. Tekrarlarını kestirebilmek için okuduğu tüm kitapları ve şeyleri tecrübe etmek gerek ki bu da imkânsızdır. Belki de Borges öykücü olduğu için -gerçi kendine şair diyordu hep- Kafka’nın öykülerini bundan dolayı daha iyi anlamış olabilir. Tüm Kafka öyküleri içinde Borges’in “Bir Açlık Şampiyonu” ya da “Akademi İçin Bir Rapor öykülerini vurguladığını bilmek (“Araplar ve Çakallar” öyküsü de vardı) bu öykülerin içimizdeki yerini daha bir korunaklı kılıyor sanki, tıpkı kuluçkaya oturan bir tavuğun yumurtalarını açıkta bırakma korkusunun yumuşak uğraşı gibi.

Belki de okurun yarattığı romanlarının gerçekliğine en iyi hazırlayan romancıdır Kafka. Dava romanında, avukatların bulunduğu binanın üst katlarından birinde insan bacaklarının girebileceği deliklerin olduğu, belki de sadece avukatların kaldığı katta vardır bu delikler, bazen avukatların çok yoğun olduklarından kaynaklı bir tür dalgınlıkla avukat bacaklarının bu deliklere girdiği ve alt katta olan insanların tavandan sarkan bu bacakları gördüğünü okuruz. Burada, “Böyle saçmalıklar romanlarda olur mu hiç canım?” diye tepki gösterebiliriz. Ama okur bunu romanda hiç yadırgamıyor. Bu yazıdaki gerçeklikle belirtmiş olduğumuz bu sarkan bacaklar bize şimdi burada saçma gelebilir hatta bizi biraz ürkütebilir. Romanlarında her olayın “saçmaya varana dek şişirilmesi…” vardır ama yine de “varana dek” hiçbir zaman “varmış olana” dönüşmemiştir, yani saçma değildir hiçbir romanın gerçekliği. Dava’da, bu sarkan bacaklar bize burada olduğundan farklı şeyler hissettiriyor kesinlikle. Gerçi çoğu okur bu sarkan bacakları hatırlamadıklarını bile söylüyor ki bu da Kafka’nın farklı bir roman kurgulama yöntemi olabilir.

İnsan Kafka’yı okunurken okuduğunun bir ihtiyaç olduğu düşüncesini aklından hiç çıkarmıyor gerçekten bu bir yersiz/yurtsuzlaşma ihtiyacıdır! (İlya İvanoviç, Oblomov’un babası, bazen eline bir kitap alırdı, ama ne kitabı olursa olsun. Okumanın esaslı bir ihtiyaç olabileceği aklından bile geçmemişti.. / Çoktandır kitap okumadım, derdi. Bazen bu cümleyi değiştirerek: Bir kitap okusam, derdi. Bazen de kardeşinden kalmış birkaç kitap gözüne ilişir, hiçbir şey söylemeden bir tanesini çekiverirdi.)

Tıpkı Kafka romanlarındaki gibi, hayatın varlığını algılar gibi olsa da onu keşfetmeye yanaşmayan insanlarla doludur bu dünya. İnsanlık “.. kendilik değerinin değersizleştiği, değersizliğin de değere dönüştüğü yıkıcı bir süreci..”[1] yaşadığı durumlarda insanın hangi tarafa kaydığını ve daha sonra nerelerde palazlandığını biliyor burada bunu tekrar etmiyorum. Zaten Kafka, bir dünya savaşının çıktığını biliyor ve gelecekte olacak savaşları da. Kafka’nın romanlarındaki “insanı” insanın neye dönüşeceğinin net, cam gibi bir fotoğrafıdır demek isterdim ama yapıtları insanın neye dönüşeceğini “sezgisel olarak dile getirmiştir.” Kafka’nın insan’ı belki de tam insandır henüz var olmayan bir evrensel barışın ön sezisi’ni taşıyan bir insan.

Kaynakça: Mevzu Edebiyat
www.mevzuedebiyat.com
[1] Demokrasi Mücadelesi; Radikalizm Şiddet ve Terör, Arno Gruen, Çev: İlknur İgan, Çitlembik Yayınları, 2010, 21. Sayfa.

1- Kimlik, Milan Kundera, Çeviren, Aykut Derman, Can Yayınları 2011, 108. Sayfa

2- Roman Sanatı, Milan Kundera, Çeviren İsmail Yerguz, Afa Yayıncılık, 1989, 34. Sayfa

3- Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler, Simone Weil, Çeviren Orkun Elmacıgil, Ketebe Yayınları, 2018, 20. sayfa.