Şeyhmus Çakırtaş yazdı…

Ortadoğu’yla ilgili yakın tarih araştırması yapanların ilk karşılaştıkları kişi sanırım Gertrude Bell’dir. Yaşamı süresince bütün Ortadoğu’yu gezen, en ücra çöl dahil aşiret aşiret inceleyen, yapılarını not alan ve en önemlisi fotoğraflayan, aralarında ki çelişkileri tespit eden, oluşacak yapıları şekillendiren, Irak gibi bir devletin ilanını sağlayan ve hükümetlerinde büyük nufuz sahibi olan ve hayatının son anına kadar Ortadoğu’nun iç işleriyle uğraşan birisi olarak  son yüz yılda adından sürekli bahsetmeyi başardı. Ölümü de Ortadoğu eksenli gelişti. İntihar mı etti, öldürüldü mü kimse anlamadı. Tam bir Ortadoğu klasiği yaşandı yan.  Fiziki olarak öldü ama yaşamı boyunca yaptığı çalışmalar ve günümüze kalan  arşivle aslında yaşamaya devam etti.

Bu gün Ortadoğu ve Mezopotamya’da ki müzeler, kişisel arşivler ve kitaplar Gertrude Bell’in fotoğraf ve seyahat notlarıyla dolu. Keza  araştırma yazıları, tezler aynı şekilde o dönem çekilen fotoğraf ve belgelerle desteklenerek yayınlanıyor.

Gertrude Bell’ın tam olarak ne iş yaptığını anlamak için İngiltere Devlet yapısını da bilmek gerekiyor.  Sıradan bir seyyah, kendini edebiyata adayan bir yazar, basit bir maceraperest olmadığı kesin.  Arkasında ailesinin serveti ve İngiltere devletinin mührü var.

Bu nedenle Gertrude Bel ne yazardır, ne fotoğrafçı, ne ajan, ne de seyyahtır.  O İngiltere Devletinin prototipidir demek belki de en uygun olanıdır.

Gezip gördüğü yerler; yazdıkları, kayıt altında aldıkları göz önüne alındığında kendi devleti adına çalışan bir ajan olduğu anlaşılıyor. Ama sadece bir ajan değil, aynı zamanda tarihçi, sosyal bilimci ve iyi bir belgesel fotoğrafçı olduğu görülüyor. Kayıtlarında Karkamış ve Konya Karaman  yerleşimlerinde arkeolojik kazı yaptığı kayıtlarda bahsediliyor.

Keza Hasankeyf, Harran , Nusaybin, Ninova gibi eski yerleşim yerlerinde  detaylı incelemeler yaptığı göze çarpıyor.

Gertrude Bell Ortadoğu’ya ilk ziyaretini Farsça bildiği için 1890 yıllarında İran’a yapıyor. Teyzesinin eşi İran’da büyükelçi olunca, ziyaret kolaylaşıyor ve o dönemin İran’ı görme imkanına kavuşuyor, bu ziyaretini gazetelere kısa seyahat notları başlığı altında yazıyor.  Avrupa’da değişik seyahatlere çıksa da aklı mistik yaşamların hüküm sürdüğü Ortadoğu’da kalıyor.

Bu dönemde erkeklerin yoğun olarak ilgi gösterdiği Dağcılık gibi ağır spor dallarına yöneliyor, etkinliklerine katılarak kendini ispatlamaya çalışıyor. O dönem Avrupa’sında kadınlar bu tür sporlara pek ilgi göstermezken, Gertrude Bel  erkeklerden rol çalmaya gayret ederek, kendisine yer açıyor. Erkekler dünyasında bir çok başarı elde etse de Gertrude Bell daha  sürekliliği olan işler peşinden koşmayı daha doğru bulacak ki, Ortadoğu projesini hayata geçiriyor.

Sanırım bu temelde Ortadoğu’ya ikinci ziyareti ise 1899  yılında  Kudüs’e gerçekleştiriyor. Bu ziyaret onun artık Ortadoğu’ya yerleşmesine, bir ömür çöllerde, dağlarda, vadilerde gezmesine neden oluyor.

Bir çok araştırmacının üzerinde çalıştığı, kitaplar yazdığı,hayatını beyaz perdeye aktardığı, belgesellere konu ettiği Gertruda Bell hakkında elbette benin yazdıklarım çok ama çok sınırlı olacak. Ben daha çok fotoğraflarına vuruldum, harika essiz fotoğraflar olduğunu gördüm.

Gerçekten müthiş bir iş çıkartmış. Gittiği her yeri fotoğraflamış, bilgilerini derleyerek arşivlemiş.  Mesela o döneme ait araştırmalarda devlet arşivlerinde olan fotoğraflar değil de, Gertrude Bell’in fotoğrafları öne çıkıyor. Oysa koca imparatorluk, neden böyle bir arşiv oluşturma gereği görmemiş hala anlamış değilim. Bütün araştırmalarda Gertrude Bell gibi seyyah ve ajanların bilgi, belge ve fotoğraflarının karşımıza çıkması ilginç değil mi?

Ben Gertrude Bell’in tanımadan, fotoğraflarını yıllar önce tanıdım. Altında imzası olmadan araştırmacılar tarafından elden ele dolaşan fotoğrafların aslında Bell’e ait olduğunu  2007 yıllarında öğrendim. Gertrude Bell hem Mezopotamya ve Anadolu’yu, hem de Ortadoğu’yu karış karış gezmiş, fotoğraflamış  olduğunu öğrendiğimde Bell çoktan hayatı son bulmuştu.

Gertrude Bel olağanüstü bir arşiv bırakmıştı geriye. Bunu yaparken o dönem Osmanlısından destek aldığı, korkusuzca dolaştıığı da anlaşılıyor. Bir ajan gibi kendini gizleyerek dolaşmamış.  Tam tersi yanında bir küçük grup arkadaşıyla atlarla, develerle yolculuk yapmış. Devletin en üst noktalarına, Padişaha kadar ulaşmış, görüşmeler yapmış. Bazen bir sefir gibi, bazen bir araştırmacı gibi davranmış. Kılıktan kılığa, rolden röle girmiş.

Olağanüstü bir kişilik olduğu kesin. Sıradan bir ajan gibi durmuyor. Çok yönlü ve kendi ülkesinin gölgesi olarak yıllarca varlığını sürdürmüş. 19 yüzyılda Ortadoğu bu günkünden daha fazla erkek egemen bir yapıydı. Bütün yöneticiler erkekti ve devlet idaresi erkeklerin işi olarak görülüyordu. Bayan Bell’in tek başına, etrafını saran onlarca erkeğe karşı ayakta durması kadınlık bilinciyle mi ilgili?

Sanmıyorum; çünkü 19 yy İngiliz siyasetini benimseyen, yönetimi savunan bir pozisyonda yol aldığı görülüyor. Kadınlar oy hakkını bile savunan birisi olmadığı yazılıdır değişik kaynaklarda. Daha çok kadın olarak erkeksi işler yapmayı ve hayatı değiştirmeyi esas almış. Tabii arkasına da  İngiliz Devletinin olağanüstü gücü olduğunu eklemek gerekiyor.

Bu onun kadın olarak az iş yaptığı anlamına gelmez. Ama hizmet ettiği odağı görmek açısından önemli.

Fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla yanında başka bir kadın yardımcı yok. Bütün çalışma arkadaşları erkek. Bunun o dönem için ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu yazmama gerek yok sanırım.  Her şeyin erkeklerin iki dudağı arasında olduğu, karmakaşık yapıların egemen olduğu bir dönemde Gertrude Bell Ortadoğu’yu adımlıyor, notlar alıyor, fotoğraflar çekiyor, tarihi yerleri tespit ediyor, krokilerini çiziyor, kazı yapıyor, siyaseti yönlendiriyor, devletler arasında ilişkileri düzenliyor.

Bu kadar güç ve parayı nereden sağladığı sorusunun cevabı İngiliz Devletinde. Nihayetinde küresel düzeyde sömürge sahibi olan bir devlet için bu tarzda ajanlarını donatması, desteklemesi ve ekonomik alt yapısını karşılaşması normal. Böyle olmasa da hiç kimse kendi parasıyla bu kadar geniş bir alanı tarayamaz, kazasız belasız bitiremez.

Her şeyin tıkır tıkır işlediği görülüyor. Hangi ülkeye gitse önü açılıyor, aşiret liderleriyle görüşüyor ve bir sefir gibi karşılanıyor. Demek ki sıradan bir ajan değilmiş. Devletlerle el sıkışabilecek kadar yetkili, sevdiği insanın ölmesi üzerine intikam alabilecek kadar hırslıymış.

Gertrude Bell 1900 yıllarında çektiği fotoğrafların çoğu artık birer tarihi vesika. Tarihi mekanlar, yerleşim yerleri ve kentler o fotoğraflar sayesinde geçmişin perdesini aralıyor.

Keşke bu iş batılı ajan ve sosyal mühendislere kalmadan bir arşiv kültürümüz olsa. Köy köy, kent kent elimizde arşivleri olsa.

Nerdeee?

 

Her şey bürokrasininim paslı dişleri arasında yok olup, gidiyor…Arşiv ancak resmi tarih tezleri doğrultusunda açılıyor, başka belge ve fotoğraflar batılı yayın organlarından kamuoyuna yansıyor.

Sorun da tam olarak bu zaten.

Neden arşivler bütünlüklü olarak kamuoyuna açılmaz ki?

Yüzlerce yerleşim yerinin geçmişine dair tek kelime kitabe, belge ve fotoğraf yok. Bu da hayali tarih yaratma kültürünü geliştiriyor ve köksüz bir geçmiş oluşuyor.

Oysa fotoğraf güçlü bir belge. Üzerinde oynama olmadığı müddetçe gerçeğin ta kendisi…

Fotoğrafın gücüne inanın.

     

 

 

 

Önceki makaleHewraman; Pir Şaliyar Merasimi
Sonraki makaleBir Kongre İzlenimleri
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır.