The Arctic National Wildlife Refuge (ANWR) in north-eastern Alaska is the largest wildlife refuge in the United States, covering no fewer than six ecozones and stretching some 200 miles (300 kilometers) from north to south. Along its northern coast, barrier islands, coastal lagoons, salt marshes and river deltas of the Arctic coastal tundra provide a marvelous habitat for migratory water birds. Coastal land and sea ice are sought by caribou seeking relief from insects during the summer and by Arctic bears for hunt-ing seals and breeding during winter. This photograph was taken in the eastern part of the Brooks Range, which rises to over 9,800 feet (3,000 meters); the rugged stretch of mountains is sliced by deep river valleys and numerous glaciers. The immense variety of microclimates results from the collision of cold air from the Arctic and hot air coming from the Yukon River region of central Alaska. Alaska. USA. June and July 2009

Servet Üstün Akbaba yazdı.

Karşı  dağların ufuk çizgisinde dalgalanan güneşin ilk ışıklarına takılı kaldı bakışlarım. Güneşin dağlara inişi, köye   doğru çekilişi doğal saat gibi işliyor ; saatte bakmaya gerek  kalmadan deneyimler üzerinden saatin kaç olduğunu biliyorsun.

Görüntüler ışık hızıyla bilinçaltımıza iniyor, duygular kendini tarifleyecek  dili oluşturuyor, çağrışımlar, geçmişin görüntülerine  çarpa çarpa eskiyi ışık  oyunlarıyla yeniden anlamlandırarak ortaya çıkarıyor. Zamana ve mekana sığmayacak kadar büyük acılı  öyküler oluşuyor.

Yolunda gitmeyen şeyler olduğunda;duygu da, düşünce de, ruhta mutlak körleştirmeye karşı çıkarak ; çocukluğumun seslerinin  uçlarına basa basa, tepesinde içimi susturacağım dağ, özlemimi  gideceğim rüyanın o sessiz mekanlarına gidiyorum.Çocukluğumun utangaç, sıkıntılı, isyankar, iki dilsizlik arasına sıkışmış kırılgan, tedirgin dünyasının kapılarını kapatıyorum üstüme hızlıca.

Pencerenin olduğu duvarı boydan boya kaplayan  çiçek işlemeli perdenin kristal boncukları parlıyor. Güneş, sarı rengin bütün tonlarıyla içeri  doğru ilerliyor, sararmış otlar  ve kuru toprak görüntüleri perdenin gözeneklerinden içeri sızıyor. Işığın soluksuz raksını izliyorum. Sessizliğin o gizemli sırrının büyüsünde damıttığım hikâyelerin, şiirlerin hem oyuncusu hem de seyircisiyim. İstemediğimiz bir hayata sürüklenişimizin soruları ve sonuçları bilincimizin karanlığından çıkıp hayal ettiğimiz hayatın duvarlarına  çarpıyor. İbni Haldun’un söylediği ‘’Coğrafya kaderdir. ‘’ cümlesi acımasızca içimizi hırpalıyor.

Saksağan kuşlarının tedirgin  sesi, kargaların sac çatılarda kayma oyunları, sığırcıkların tedirgin sesleri  geçmişin  derinliğinden seçtiğim anların görüntülerinden yeni yaşanmışlıklar yaratıyorum. Görüntüleri başa alıyorum, çoğu kez dondurdup kaçırdığım ayrıntıyı düşünüyorum. Yatağın ucuna oturup kaçınılmaz olarak değişen tüm şeyleri,  gelecekte yaşanacak hayatın  kayıplarını düşünüp;yeni  cümleler, bakışlar, dokunuşlar, sesler  yaratarak hazırlanmaya çalışıyorum.

Işık oyunları artıyor. Güneş ışınları pencerenin peykine  kadar sokuldu.  Kimin hayatını yaşadık biz? Kimdi bizden giden? Neden ait olmadığımız eşiklere gittik, kapı önlerinde bekledik? Neden yerleşik kuşları değil de çekip giden kuşları sevdik hep? Soruların kaotik sessizliğinde, iç seslerimizin çığlıkları yankılandığında kendi hakikatimizin yoluna düşmek ne kadar acıtıcı!

Uzaklara  bakıyorum yatağımın ucuna oturarak. Uzaklıklar içime dönüşüyor. Geçip gidenler, gülüşleri hiç solmayan o çocuklar, bizim çocuklar dediklerimiz ayva satıcıları, düşlerini bize bırakan o büyüleyici hakikat  yolcuları. Çocukken pencereden baktığım  o dağın doruğuna çıktığımda  maviye dokunacağım sanıyordum. Doruğa  çıktığımda ne kadar uzak olduğunu gördüğümde hayatımızda  böylesi uzaklardan oluştuğunu anladım. Kaç hayat harcadık bu uzaklıklar için? Kaç ömür? Kaç ses? Kaç umut? Bizim kuşlar gibi hayatlarından çıkıp gideceğimizi düşünenler çekip gitti, hayatın ince ironisi bu olmalıydı.Neden korkuyorsak, korktuğumuz şeye dönüşerek  bir başkasının canını yakıyoruz.

Yüzlerine baktığım insanların çoğu hayatlarının son virajlarına girmiş gibi son kez bakıyorlar her şeye, son kez dokunuyorlar ışığı ucuna, son kez gülümsüyorlar sanki.

Her  şeyden  uzak güneşin sesiyle  uyandım . Çoktan kaybolmuş  evlerin eşikleri, pencerelerin pervazları, harabelerin kokusu, taşları  dağılmış mezarlıklar, nişler, duvar halıları, bilgelerin sözleri , dedemin kehribar kokar sesi.Her şey zamana yenik düşüyor o an’ların son tanıklarıyız. Derin nefes alıyorum.

Neden kanatlarını okşayamadığımız kuşları sevdik hep?

Servet Üstün Akbaba

Önceki makaleBİR BAVULA SIĞDIRILAN HAYAT
Sonraki makaleBir sessizliğin çığlığında: Semiramis
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır. Şeyhmus Çakırtaş Genel Yayın Yönetmeni Twiter : @seyhmuscakirtas