Şeyhmus Çakırtaş yazdı…

Birkaç gündür sıcak, hayatımıza bir kara basan gibi çökmüş durumda. Öylesine bir sıcak ki, insan bir yere koyamıyor, tarifini yapamıyor, etkisini anlatamıyor. Sürekli yanan bir ateş topuna dönen gökyüzü ve gözleri kör edercesine parlayan güneş hayatımızın çekilmez bir parçası haline gelmiş durumda.

Havaların birazcık olsun düzelmesini, sıcaklığın birkaç derece düşmesini umut ediyoruz ama biliyoruz ki daha üç ay kavrulmaya devam edeceğiz.

Bizim buralar, bildiğim, bilmediğim; gittiğim, gitmediğim bizim buralar; yani Antik Mezopotamya diye bilinen, yeryüzünün en eski köşesi. Eski olmasından mıdır nedir, bir acayip alevleniyor, alttan alta kaynıyor. Her yaz aynı dert tekrarlanıyor, benzer yangınlar yaşanıyor.

Bir Dersim yanıyor, bir Bingöl ya da Elazığ, Siirt, Şırnak, Urfa, Diyarbakır veya  Mardin…DSC_0035.jpg

Oysa Mezopotamya kadim bir coğrafya, Dicle Fırat’ın beslediği en eski uygarlık katmanlarını üzerinde taşıyan bir toprak parçası.  Kimisine verimli hilal , kimisine dünyanın cenneti. Kuru bir dalı toprağa gömsen, bir bahar sonra yeniden filizlenir, dal budak verir.

O kadar bereketli yani…

Sorun şu ki, bu bereketli coğrafyada yeşeren, dal budak veren, kuru dalı yaşatmak her zaman en büyük sorun olmuştur. Sorun ne iklimdir, ne de güneşin yakıcılığı. Sorun daha karmaşık ve kaotiktir.

Mezopotamya sıcak, kuru ve kurak olabilir. Ama  asırlar boyunca buradaki bütün canlılar kendine has bir yaşam biçimi oluşturdular. Bitkiler güneşin ışınlarına göre kendilerini ayarladılar, hayvanlar sıcaklığa göre konumlandılar. İnanılmaz bir dirençle yaşama tutundular ve her bahar yeniden kendilerini yeşerttiler. Bin bir çeşit bitki yetişti, ağaç yeşerdi, tohum çatladı.DSCF5604.JPG

Ama yaşatma konusu aynı görkemde geçmedi, dünyanın cenneti bazen cehenneme döndü, yangınlara maruz kaldı.

İnsanlar Mezopotamya’nın var olma çabasını içselleştiremedi, hatta yok etmek için olağanüstü bir çaba harcadı, harcıyor.

Ormanları yakıyor, ağaçları kesiyor, yeşil alanları betonlaştırıyor ve su havzalarını kurutuyor. Toprağı kızgın güneşe teslim ediyor.

Ne adına?

Uygarlık adına mı?

Yoksa içindeki karanlık bilinç uğruna mı?

Belki her ikisi; insani değerlerden uzak bir bilinç, kâra dayalı bir sistem, giderek tüketen bir yaşam tarzı ortaya çıkıyor.

Her şeyin kendi zıttıyla var olduğu, geceyle gündüzün koyun koyuna yattığı bu coğrafyada yangınlar hiç bitmiyor.

Hiç, ama hiç bitmiyor.

Biri bitse, diğeri başlıyor.

Sık sık sosyal medyada yer alsa da, hayatın olağan akışı içinde kaybolup gidiyor bu yangınlar. Yangın derin izler bırakıyor, dağlar çoraklaşıyor. Oysa Mezopotamya’da hayat, dağların ve Dicle Fırat’ın yaşamasına bağlı. Dağlar çoraklaşırsa ve nehirler ölürse, Mezopotamya diye bir şey kalmaz.DSC_0059.jpg

Düşünebiliyor musunuz?

Küçük bir yangın onlarca yıl ayakta olan ağaçları bir kaç saat içinde kül edebiliyor.

Bingöl ve çevresinde bir kaç gündür orman yangınım sürdüğüne dair haberler gelmeye devam ediyor. Çok yavaş büyüyen, yıllarca ancak bir kaç santim kalınlaşabilen, bir çok canlıya ev sahipliği yapan asırlık meşe ağaçları içindeki canlılarla birlikte yanıyor. Bingöl Dağları yanıyor, Mezopotamya’nın can damarları olan dağlardaki orman dokusu küle dönüyor. Batıdan, kuzeyden de orman yangınları haberleri geliyor.

Ne yapıyoruz?

Kim çıkarıyor bu yangınları?

Neden yanıyor her yıl ormanlar?

Ağacın hem kutsal sayıldığı, hem de yakıldığı başka bir coğrafya var mıdır dünyada?

Biliyorsunuz Bingöl çok uzak bir diyar. Amerika’dan da uzak. Bu nedenle duymuyor, görmüyor, tahribatın derecesini bilmiyoruz.

Her şey ateşin insafına bırakılmış. Ne gökyüzünde yangın söndüren uçaklar, ne de görünürde yağmur bulutları. Her şey ateşe teslim olmuş durumda. Bazen haklı olarak bir ağaç için ortalığı ayağı kaldıranlar, öldürülen sokak köpekleri için haklı tepkilerini dile getirenler uzak dağlardaki yangınlara, yanan meşelere, canlılara sessiz.AA 1.jpg

Çünkü görmüyorlar.

Bingöl nasıl olsa gözden uzak. Gitmediğim yer, benim değildir misali yangının varlığından bile bi haber yaşayarak yangının büyümesine neden oluyoruz.

Oysa doğanın en uzak noktası, en yakın noktasından bir adım ötedir. Bir zincir misali yangınlar birbirini tetikler.

Niye ki?

İşte öyle.

Sebebi yok.

Bizim buralarda cevabı olmayan sorulara, işte öyle  diye cevap verilir.

Nereye çeksen gider, her şeye yeter.

İşte öyle…

Sanırım coğrafya kaderdir, hem de kavurucu bir kader…

Önceki makaleBaharda Fırat Vadisi
Sonraki makaleTütün ve Tırşıkçı Kapitalistler.
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır.