Servet Üstün Akbaba yazdı…

 

Ufkun başında kızıl bulutlar güz rüzgarlarını içine çeke çeke Musa Dağı’nın doruklarında yükseldi.

Bir güz şöleni!

Uzun bir geçmişin çığlığını bir taşın suskun çatlağına koyuyor çınar ağacı. Yapraklarında bir şehrin gizli dili. Akşamın renginde sessizleşiyor şehir.. Her şehrin bir rengi, kokusu, anımsattıkları ve vakitsiz bıraktığı boşluğu vardır.

Başlangıcın ve oluşmanın dili gibi güz gülleri. Taç yapraklarında ışığın şehvetli oynayışı arzuyla dolu. Ağaçların yapraklarının arasından sızan ay ışığı sessiz buluşmanın kutsal ayinine hazırlanıyor. Rüzgar gölgelerin tüm düşlerini toplamış gelmiş.

Akşamları kapı önünde oturup  konuştuğumuz günler çok gerilerde kaldı. Avlularda deli rüzgarlar vakitsiz haylazlık yapardı. Birden fazla dilden konuşan o insanlar yaprakların, çiçeklerin, rüzgarın ve ayın sesiyle birbirilerine sesleniyorlardı. Öyle sabırlıydılar ki, onlar konuştukça zamanın genişliği sonsuz boşluğa dönüşüyordu. Görüntüler şimdi  belleğim de  sararan bir fotoğraf gibi  suskun ve kederli. O sesler, görüntüler zamanın tüm renklerine siniyor ve bilinmedik  bir anda çağrışımlar yapıyorlar.

Koyu mavilik sardı gökyüzünü. Ağaçların uçları, bir ressamın ince kıl fırçasıyla mavi fona çizilmiş siyah bir uzantı gibi. Karanlığın ucuna kadar uzayan ağaçların gövdesini okşayan rüzgarın avuçlarına düşüyor yapraklar. Avluda saksılardaki çiçekleri sulayan kadın çok  eskiden duyduğum bir türküyü mırıldanıyor. Dilini bilmediğim bu kadının hüzünlü sesini, beni zaman denizine doğru sürüklüyor. Zaman yitik bir coğrafyanın sesine dönüşüyor. Işıkla gölge arasında o ses geçmişin tüm acılarının renklerini topluyor avluda.

Burayı bırakıp gidenlerin en son gitmeyeni! Ay ışığı benden evini soruyor. Zaman menekşe saçlı bir kadın, gülümsüyor. Geçmiş, birbirine aydınlık ve karanlık. Işığın dudakları mırıldanıyor yapraklarda. Gecenin teninde yanan uzak ışıklar hüzün damıtıyor. Yaprakların damarlarında güz sancısı. Hiç bir sesin başka bir sese karışmadığı bir gece. Akrep ile yelkovanın peşinde koşuyor her şey.

Pencere açıldı. Uyku ile uyanıklık arasında her şey başka bir görüntünün  dili. Menekşenin kokusunda avare bir yalnızlık. Bekliyordu göğsümün ortasında  suskunluk. Açtım kanatlarımı. Sonsuz bir meltem başladı güneyden, sesi doldu gecenin kadehine. Orontes geçiyordu zamanın ötesinden.

Geliyorsun.

Esiyor yüzün, tanrısızlığımı dolduruyor ellerin. Yüzünde büyülü bir gecikme ifadesi ;hüzünlü! Koklamaya geldim arzunun bahçesindeki gülleri.

Pencerede güz sancısı. Rüzgar gelmiş, yaprak gitmiş. Gece içimde kör kahin. Çiçekler yapraklarını dökmüş.

Ay ışığında geldim.

Senin şehrin. Bir sırrı kokluyoruz zeytin ağaçlarının ucundaki ışıkta.

Bak!‘’Işık kokuyor. ‘’diyorum.

Zaman sen oluyorsun.

Önceki makalePülümür’den Munzur’a Doğru.
Sonraki makaleMavi Vurgun-8
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır. Şeyhmus Çakırtaş Genel Yayın Yönetmeni Twiter : @seyhmuscakirtas