Şeyhmus Çakırtaş yazdı…

Dicle ve Fırat’ın hikayesi bir göç hikayesidir.  Acılardan süzülmüş bir göç hikayesi. Kimi zaman bir savaş felaketi Fırat ve Dicle suyunu kanla bulandırmış, kimi zaman göç katarları büyük acılarını Fırat’a fısıldamış. Ordular dayanmış kıyılarına, vahşete tanık olmuş, genç bedenleri birer birer yutmuş, büyük alt üst oluşlara sahne olmuş. Kavimler gelmiş, kavimler geçmiş.

Kimisi suyundan, kimisi acısından payını almış.

Kimi zaman susuzluk çeken topraklara, toplumlara, insanlara derman olmuş, kimi zaman delice akarak, önüne geleni götürmüş.

Akmış tarih boyunca, hep akmış,  her şeye rağmen akmaya devam etmiş.

Dağlardan, kaynaklardan toplamış suyunu, kardan beslemiş kollarını ve koca bir coğrafyanın topraklarını.

Dicle- Fırat can olmuş geçtiği topraklara, yüreklere serpilen su olmuş.

Dicle- Fırat Mezopotamya olmuş, Mezopotamya Dicle- Fırat…

 

Bu nedenledir ki, en eski toplumlar Dicle -Fırat kenarlarını mesken edinip, ilk uygarlık halkalarını buralardan oluşturmaya başlamış. Devrimlerin anası tarım buralardan yeryüzüne dağılmış, en eski anıtsal yapılar eski çağ insanların hünerli ellerinden bu günlere ulaşmış.

Bunun bir tesadüf olmadığı ortada.

Buzul çağdan çıkış döneminde insanlar için en elverişli yaşam alanları bu iki nehir arasında oluşmuş.

Ve bundandır ki Mezopotamya en eski uygarlıkların ana rahmi ve ilk kök hücrenin yatağı olmuş.

 

Bir an asırlardır var olan Dicle ve Fırat’ı yok sayın ve çevresinde oluşacak manzarayı düşünün. Kuruyan nehir yatakları, çölleşen araziler, kuraklaşan dereler ve bütün olarak yavaş yavaş ölen bir coğrafya gözlerinizin önünde canlanacaktır. Alabildiğince kıraç ve susuz topraklar, sıcaktan bunalmış kentler ve terk edilmiş köyler.

Önce kuşlar terk edecek, ağaçlar kuruyacak, su kaynakları azalacak, bir çok hayvanın nesli tükenecek ve belki Dicle Fırat havzasında hayat son bulacak.

Yani Dicle Fırat Mezopotamya coğrafyasının can damarıdır.

Bu açıdan Dicle Fırat Mezopotamya için paha biçilmez kaynaklardır.  Her damlası bile altın değerindedir. Çünkü her damla başka bir canlıya, bitkiye ve hayata can vermektedir.

Dicle Fırat aslını kaybederse, tarihin görkemli Mezopotamya’sı da zaman içerisinde yok olacak, başkalaşacaktır.

Aslında bu gün bunu yaşıyoruz. Tarihin ışıltılı coğrafyası görkemini kaybetme tehlikesi altındadır.

Dicle ve Fırat artık eski nehirler değildir.  Üzerlerinde yapılan barajlar nedeniyle devasa yapay göllere dönüşmüşlerdir. Eko sistemleri yara almış, bambaşka bir yapıya dönme dönemine girilmiştir.

Su kütleleri artmış, kapsam alanları düşünülmediği kadar genişlemiştir.

İyi mi olmuştur, kötü mü?

Bu elbette insanın bakış açısına, durduğu yere ve düşünsel dünyasına bağlıdır.

Doğacı düşünenler açısından baraj tabiatın katlidir. Her şeyin olduğu gibi korunması, geleceğe aktarılması, canlı popülasyonun korunması, insan habitatların sürdürülmesi gereklidir.

Ama, olaya artı değer yani kâr ve ihtiyaçların karşılanması olarak bakıldığında ise baraj ve benzeri yatırımlar bir zorunluluktur.

Ben kişi olarak doğacı anlayışı savunanlardanım.

Bu nedenle nehirler, dereler üzerinde baraj kurulmasını doğru bulmam. Yerine daha temiz, daha geri dönüşümü mümkün olan enerji üretim modellerini benimserim. Doğayı tahrip etmeyen, tek canlıyı heba etmeyen ve eko sisteme dahil olan enerji  modellerinin ortaya çıkarılmasını düşünenlerdenim.

Bunun çok zor bir iş olduğunu da tahmin ediyorum. Bunca nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak teoriyle olmadığını da biliyorum.

Ama doğa kâr ve konfora feda edilemeyecek kadar kutsal ve değerlidir diye düşünüyorum.

 

Bu kadar eski, bu kadar kadim olan bu iki nehir ne oldu da, devasa birkaç yapay göle döndü?

Yarım asır öncesine kadar coşkulu akışı  ile dağların sularını,  ta Basra’ya kadar ulaştıran nehirler neden birkaç durgun göle dönüştü?

Her şey enerji üretmek, sulama kanalları inşa etmek, en uzak yerlerde sulama olanakları yaratmak amacıyla açıklansa da, daha önemli stratejik nedenler söz konusu.

Yıllardır bizzat bu dönüşüme tanık olan, sonuçları yaşayan birisi olarak  Fırat ve Dicle’nin eski günlerini arasam da gerçeklik artık bambaşka.

 

Bu süreci tetikleyen ilk halkaya, Keban Barajı’na sizi götürmek istiyorum.

Fırat üzerinde yapılan ilk büyük projedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında tartışılsa da, 1960’larda projelenmesi mümkün olmuştur.

1963 yılında ilk kazma vurulmuş, 1975 yılına kadar inşaatı devam etmiştir.

Bu süreçte bir çok hükümet değişmiş, ekonomik sorunlar baş göstermiş, iç çatışmalar artmış,  ülke darbeler görmüş. Bu nedenle baraj inşaatı zaman zaman duraksamış, sonuçta kademeli olarak devam ederek yapımı tamamlanmıştır.

Elazığ’ın Keban ilçesi sınırlarında kurulan baraj elektrik üretme amaçlıdır.   İnşaatı biten baraj 1975 yılında dört tribünle hizmete sokulmuş, diğer 4 tribün ise 1981 yılında tamamlanmıştır.

Çok uzun süren baraj inşaatı boyunca, kimsenin aklına yörenin habitatı, tarihi dokusu, kültürel varlıkları ve nüfus  hareketleri gelmemiş, önceden bir hazırlık yapılmamıştır.

Süreç ilerlerken 1968  yıllarında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden bazı bilim insanlarının çabasıyla baraj alanı ve çevresinde  yüzey araştırmaları yapılmış, höyükler tespit edilmiş ve bazı yabancı arkeologların da devreye girmesiyle alanda çalışmalar yürütülmüştür.

Bu çalışmalarda arkeoloji açısından çok önemli bir gerçeklik ortaya çıkmış, Yukarı Mezopotamya’nın da en az Aşağı Mezopotamya kadar neolitik dönemin izlerini taşıdığı, tarih öncesi dönemlerin yatağı olduğu anlaşılmıştır.

Ama  o dönemin koşulları ve inşaat alanın giderek genişlemesi çalışmaları sekteye uğratmış, Yukarı Fırat Havzasında var olan tarih öncesi izler ne yazık ki yok olmuştur.

Bu nedenle Keban Barajı hem doğayı tahrip etme, hem de tarihi dokuyu, tarih öncesi dönemlerin üstünü örtme projesine dönüşmüştür.

İnşaat  ve su tutma sürecinde “5 il, 9 ilçe, 256 köy, mezra  etkilenmiş, 95 yerleşim yeri tamamen  sular altında kalmıştır. 1 il, 3 ilçe ve 115 belde/köy/mezra ise kısmen sular altında kalmış, 30 bin kişi habitatlarını terk ederek, başka alanlara taşınmıştır.”

Baraj bittiğinde ülke enerji ihtiyacının % 20 ‘sini karşılayarak, kâr eksenli düşünenlerin yüzünü güldürdü. Bu gün ise Keban Barajı Türkiye enerji ihtiyacının  %6’sini karşılayabilmektedir.

Keban Barajı’ndan sonra Fırat üzerinde Karakaya, sonra Atatürk, Birecik ve Karkamış barajları yapılmış,  su kademeli olarak göletlere dönüşmüştür. Sadece Keban Barajı yapımı bittikten sonra 64 bin 100 hektar büyüklüğünde bir göl oluşmuştur

 

Keza aynı şey Dicle için de uygulamaya sokulmuş, Kral Kızı ve Ilısu Barajıyla devasa bir alan suyun altında kalmıştır.

 

Bu projeler sonucu Samsat, Halfeti ve Hasankeyf  sulara gömülürken, binlerce hektar alan da suyun altında kalarak baraj gölleri oluşmuş, köylerden kentlere göç olağanüstü düzeye ulaşmıştır.

Baraj göllerinden tünellerle taşınan su başta Harran ve Akçakale, sonraları Bozova, Birecik, Ceylanpınar ve Mardin’in bir kısmına ulaştırılarak,  sulu tarım imkanları yaratılmıştır.

 

Yani bir taraftan doğa ve tarih yok edilmiş, bir yandan da binlerce dönümlük alanda sulu tarım için su taşınma işi gerçekleşmiştir.

Bu olurken yerlerinden olan binlerce, on binlerce insan savrulmuş, göç etmiş, yeni sorunlarla boğuşmak zorunda kalarak daha da yoksullaşmıştır.

Barajlar bir yandan tarihi, kültürel ve doğal alanları yok ederken, bazı  yörelere ise imtiyazlı gruplara ışıltılı bir gelecek bahşetmiştir…

 

*Düzgün Çakırca Batman Üniversitesi, Mimarlık Bölümü-Batman

Keban ile neler kaybettik?

 

Devam edecek…

 

Önceki makale
Sonraki makale“Susardın ve kar yağardı”
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır.