Şeyhmus Çakırtaş yazdı…

İnsanoğlu enerji ihtiyacı için çok yöntem denemiş, kafa yormuş ve çok mesafe kaydetmiş. İlk insanlardan bu yana su, enerji ve toprak hep önemli olmuş, devletlerin, toplumların, insanların var olma hikayesine, sömürme ve hükmetme, sahip olma süreçlerinin kilometre taşlarına dönüşmüş…

Suyun başını tutan, bal yalamış ve gücüne güç katmış. Geçmişte küçük bir su kaynağı  klanı, aşireti ya da bir şehir devletini ayakta tutarken, bu gün aynı durum tıpatıp benzerlik göstermese de,  suyun gücü tarihsel rolünü oynamaya devam ediyor. İrili, ufaklı su kaynakları toplumlara güç katıyor, siyasetini şekillendiriyor ve su bakımından zengin olmayanlara karşı stratejik bir üstünlük kazandırıyor.

Son iki  yazımda suyun, daha doğrusu Dicle Fırat havzasında binlerce yıldır akan iki kutsal ırmağın başkalaşma hikayesini anlatmaya çalıştım..

Bu iki nehir mevsimsel koşullara göre bir debi kazanıyor ve akış hızını düzenliyor. Karın yağmasına bağlı olarak  dağların doruklarında biriken kar kütlesinden adeta damıtılan su , önce dereleri, sonra çay ve küçük ırmakları daha sonra da Fırat ve Dicle’yi besliyor.

Dicle Fırat için bir nevi Mezopotamya’nın şah damarları demek mümkün. Yüksek rakımlı coğrafyalardan su topluyor ve geçtiği topraklara hayat veriyorlar. Ağrı’nın yüksek rakımlı dağlarından akan Fırat,  Elazığ sınırlarında adını “geniş gelen” anlamında olan “fer –hat” tan alıyor. Tigris yani Dicle ise, Fırat’tan kopup kendine bir yol açıyor ve nazlı nazlı akarak, Basra’da Fırat’la yeniden birleşip, Şatt ül Arap adını alıyor.

Buraya kadar olan tanımlamalar üç aşağı beş aşağı biliniyor. Bu iki nehir arasında kalan topraklara Bereketli Hilal anlamına gelen Mezopotamya adı verildiği de biliniyor. Aslında her şey biliniyor.  Bilinmeyen bir şey yok. Bu iki nehrin asırlar boyunca geçtiği bütün topraklara can verdiği ve tarih boyunca toplumları beslediği de herkesçe biliniyor.

Bilinmeyen ya da tartışılmayan ise nehir  vadilerinin barajlar  sonrası durumudur. Bunca baraj bu vadilere ne kazandırdı, ne kaybettirdi?

Her yere baraj yapmak, her derenin üzerine HES kurmak ne kadar doğrudur? Hem doğayı korumak, hem de insanların enerji ihtiyacını karşılamak, yeni tarımsal sulama modelleri üzerinde durmak ve en doğal olanı hayata geçirmek mümkün değil mi?

Baraj insandan, toplumdan, topraktan ve bir bütün olarak doğadan çok şey götürüyor. Var olan kaynağı, zenginliği başka yere taşıma anlamına da gelebiliyor.

Bizim ailemizden biliyorum. Baraj gelmeden Fırat kenarında dağlık ve engebeli bir arazi olmasına rağmen akrabalarımız her türlü meyve ve sebzeyi yetiştiriyordu. Hatta pamuk ve mısır ekimi bile yapıyorlardı. Aynı şekilde vadi boyunca Fırat’a kıyısı bulanan bütün köyler eski yöntemlerle organik tarım yaparak, kendi geçimlerini sağlıyorlardı. Zor bir yaşamları vardı ama kendi kendilerine yetiyorlardı.

Türkiye’nin en büyük, dünyanın ise beşinci büyük barajı olan Atatürk Barajı yapımına başlanıldığında takvim yaprakları 1983 yılını gösteriyordu. 12 Eylül askeri darbe üzerinden henüz 3 yıl geçmiş, ülke yeni yeni normalleşmeye başladığı yıllar. Tahmin edileceği üzere, kimseden ses çıkmıyor, görüş bile ifade edilmiyordu. Değil baraj, en temel hakların bile dile getirilmesi büyük bedeller gerektiriyordu.

 

Bu süreçte baraj yapımı öncesi ne halka soruldu, ne meslek örgütlerinin düşüncesi alındı, ne de gelecekte yaratacağı tahribat ele alındı. Sadece kalkınma boyutuyla işe başlanıldı. Barajın  ilk evresi 1992 yılında işletmeye açıldı ve 2012 yılında bütün üniteleri devreye girdi. Baraj inşaatı bittiğinde, 817 km karelik bir göl, 84.5 m3  gövde hacimli bir alan oluştu.  Türkiye’deki hidroelektrik santrallerinde üretilen enerjinin % 20’sini tek başına karşılayacak seviyede bir hidroelektrik santrali devreye girdi. Bunun ekonomik değeri ise 15 milyar dolar olarak hesaplandı. Bu gün Atatürk Barajı bir saatte ürettiği elektrik enerjisiyle, Urfa’nın enerji ihtiyacının günlük  % 80’ini karşılayabiliyor.

Baraj hem enerji üretimi açısından muazzam bir kapasite, hem de sulama tünelleriyle suyun uzak ovalara taşınması açısından müthiş bir mekanizmaya sahip.

Harran ve Akçakale, kısmen Ceylanpınar, Bozova, Birecik, Suruç ilçelerine  tünel ve açık kanallarla su akıtılarak sulu tarımın önü açıldı. Ekonomik açıdan proje beklenilen faydayı daha ilk günden sağlamış, ülke için gerekli olan enerji üretiminin büyük bölümünü kendi başına sağlamıştır. Atatürk Barajı yıllık 2400 MW gücüyle yıllık 8900 GWh elektrik enerji üretmektedir.

İlginç olan ise,  baraj devasa boyutta enerji üretiyor ama  Urfa en çok elektrik kesintisi yaşanan yer olarak da kayıtlara geçiyor.

Atatürk Barajı yapımı Urfa’nın çehresini değiştirdi, nüfusunu katlayarak, büyükşehir statüsüne ulaştırdı. Kalkınma ise bir başka bahara kaldı. Beton bloklar yükseldi, ev fiyatları İstanbul’la yarışır duruma geldi ama mevsimlik işçi göçünü bir türlü durduramadı, binlerce aile yılın dokuz ayı uzak illerde, zor şartlar altında çalışmaya devam etti. Yine işsizlik verileri Türkiye ortalamasının üzerinde seyretti ve en önemlisi tarıma dayalı sanayi gelişmedi.

Bu nedenle Fırat Vadi olarak adlandırılan alanlarda tarım geriledi, daha uzak ve ova kısmında tarımsal faaliyetler arttı , modern yöntemler devreye girdi. Fırat Vadisi’ndeki nüfus ise başka yerlere zorunlu olarak göç etti. Barajdan sonra her şey darmadağın oldu. Köyler, kasabalar ve ilçeler suyun altında kaldı ve göç yolları İstanbul’a, deniz aşırı ülkelere kadar uzandı. Parayı bulan, yeni işler kuranlar da oldu, durumu giderek kötüleşen de.

Önce Keban, sonra Karakaya, sırasıyla Atatürk, Birecik, Karkamış ve daha da Suriye tarafından yapılan  Tabka  barajı suyun debisini de, akış hızını da değiştirdi. İki kutsal nehrin doğal hali  bozuldu.

Kütlesi arttı ama akış hızı düştü. Böylelikle barajlar çok şeyi etkiledi. Binlerce insanı yerinden, yurdundan etti, yaşam biçimini değiştirdi. Köy nüfusu azaldı, kentler giderek daha fazla göç alamaya başladı, nüfus kentlere taşındı.

Yine alanda bulunan eşsiz tarihsel alanlar yok oldu.

Keban ve Karakaya barajlarındaki verimlilik ve enerji potansiyeli Atatürk Barajı ve GAP projesiyle daha ileri boyuta taşında. Artık sadece bir proje değil, onlarca proje devreye sokuldu ve havzada iki ucu sivri bıçak misali bir durum yaşadı.

1983 yılında yapımına başlanılan baraj sularının yutacağı alanın arkeolojik açıdan önemi artık açık bir şekilde biliniyordu. Karakaya ve Kaban barajı yapımı sırasında yaşanılanlardan kaynaklı olarak yüzey araştırmaları hızlanmış, höyük ve antik yerleşimler belirlenmişti.

Bunların en önemlileri Tille, Newala Çori, Lidar ve Samsat Höyüktür.

Tilbe Höyük

Adıyaman sınırları içerisinde yer alan Tille Köyünde 1979 yılında keşfedildi. Kazılar başladığında kısa sürede tarihin geriye doğru uzanan şeridinde M.Ö 9000 yıllarına kadar  gidildi ve bir çok eser ortaya çıkarıldı. Küçükken Siverek’ten Adıyaman’a giderken bana çok uzun gelen bir köprüden geçer, Tille Köyünde buz gibi akan kaynak suyunun başında mola verir, suda bekletilen gazozdan içip, yolumuza devam ederdik. Yol stabilize olduğu için bayağı sürer, sıcaktan biz yolcuları bunaltırdı.

İşte bu Tilbe Höyük yığma bir tepeden ibaret olup, asırlar önce yerleşim yeri olarak kullanılmaya başlanılmıştı. Köy höyüğün çevresinde şekillenirken, höyük kazılmadan içindeki cevherden haber veriyor, köylülerin zaman zaman bazı tarihi eşyalara rastladığı oluyordu.

.

Adıyaman’da bağlı Kâhta ilçesinin 30 km. doğusunda, Fırat‘ın batı tarafında yer alan bir höyüktü. Fırat’a katılan bir derenin dar vadisindeki yerleşme doğu terasıyla birlikte 200 x 140 metre, 26 metre yükseklikte  olup, üstünde bir düzlük vardı.

Höyük, Karakaya Barajı su toplama alanında kalacak arkeolojik değerleri bulmak amacıyla yapılan yüzey araştırmaları sırasında 1977 yılında saptanmıştı. Kurtarma kazıları 1979 yılında David French başkanlığında yapılmaya başlanılmış, ancak 12 Darbesiyle kesintiye uğramıştı.

Kazılarda Geç Hitit Dönemi yapı katlarında, bölgede bugün olduğu gibi iki katlı evlerde yaşandığı ortaya çıkarıldı. Bu dönemdeki yerleşimin her noktası, yangın geçirmiş Geç Tunç Çağı katların hemen üzerinde yer almaktaydı. Öte yandan Geç Tunç Çağı yapı katının üzerine oturmuş olan Erken Demir Çağı yapı katının boyutları, mimari geleneği, yapı teknikleri ve kullandığı malzemeler çok farklıydı. French’e göre Tille Höyük’te yerleşim, Erken Demir Çağı’nda başlamış, Geç Hitit Dönemi boyunca (MÖ 9. ve 8. yüzyıllar) ve II. Sargon’un MÖ 708’de Asur’u ele geçirmesine kadar devam etmiştir.

Tille Höyük kazıları ilk kez, muhtemelen II. Sargon‘un ele geçirdiği 62 kentten biri olan Geç Hitit Dönemi’ne ait bir yerleşimin genel görünümünü sunmaktadır. Öte yandan, 1988 yılındaki kazılara başkanlık eden Geoffry Summers’e göre, Geç Tunç Çağı‘na tarihlenen ve MÖ 10., belki de 11. yüzyıla ait buluntular, Bronz Çağı Çöküşü ardından yaşanan ve çok az tanınan genel çöküş hakkında önemli bilgiler vermektedir. Örneğin, Adıyaman bölgesi ve Elazığ – Malatya bölgesinin kuzey kesiminde, Geç Tunç Çağı’nı (Hitit) Demir Çağı’nın (Geç Hitit) kesintisiz izlemediğini söylemek mümkündür. Çünkü Tille Höyük’te yangına uğramış, Geç Tunç Çağı yapı tabakalarından belirsiz bir süre sonra kurulan Demir Çağı katları, pek çok yönden farklılık gösteren yerleşimler ortaya çıkarılmıştır.

Kazılarda önemli buluntular ortaya çıksa da, Atatürk Baraj gölünün suları Tille’yi yuttu.

 

 

Lidar Höyük,

Urfa’nın kuzeybatısında, Bozova ilçesinin 23 km kuzeyinde yer alan bir höyüktürAtatürk Baraj Gölü suları altında kalan Lidar Köyü’nün kısmen altında, kısmen güneybatısında bulunmaktaydı.

Su altında kalmadan önce 200 x 240 metrelik bir tepe olup, oldukça geniş bir yerleşme alanına sahipti, tepenin teraslarına yayılarak 650 metre çapında bir yayılma göstermişti.

Fırat üzerinde bir geçitte bulunması, Gritille Höyük‘e ve Samsat Höyük‘e yakınlığıyla kervan ve ticaret hattı üzerindeydi. Doğal olarak önemli bir yerleşme görünümündedir.

Höyük, Aşağı Fırat Havzası Yüzey Araştırması Projesi kapsamındaki çalışmalar sırasında 1979 yılında saptanmıştır. Aynı yıl başlayan kazılar, Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi ve Heidelberg Üniversitesi adına Prof. Dr. Harald Hauptmann başkanlığında, höyüğün Atatürk Barajı Gölü altında kalacağı 1987 yılına kadar sürdürülmüştür. Kazı sonuçlarına göre höyük Erken Tunç Çağı ortalarından Ortaçağ, MS 13. yüzyıla kadar kesintisiz olarak iskan edilmiştir.  Höyükte iskanın Kalkolitik Çağ (MÖ 5500 – 3200) yerleşimiyle başladığı düşünülmektedir.

Kazılarda ele geçen buluntular arasında Asur oturan keçi heykeli, Geç Demir Çağı bronz küvet, sikkeler, takılar, çeşitli devrelere ait çanak çömlekler sayılabilir. Buluntular Şanlıurfa Müzesi‘nde sergilenmektedir.

Bölgenin en önemli ve büyük höyüklerinden biri olan Lidar Höyük, Erken Tunç Çağı’nda ve özellikle MÖ 2. binde önem kazanmıştır. Ortaçağ‘da giderek küçülmüş, bir köy haline dönüşmüştür.

 

Newala Çori

Şanlıurfa ilinin Hilvan ilçesine bağlı Güluşağı mahallesinin hemen kuzeybatısında bulunan bir höyüktür. Höyük, Atatürk Baraj Gölü suları altında kalmadan önce Fırat‘ın bir kolu olan Kantara Deresi‘nin iki yanında yer almaktaydı. Dere Newala Çori yerleşmesini ikiye bölmüştü. Yerleşme, derenin doğu yakasında 90 X 40 metre boyutlarında, batı yakasında ise daha küçük bir alandır. Bu yerleşmelerden büyük olanı (doğu) Nevali Çori I, batı taraftaki ise Newala  Çori II olarak adlandırılmaktadır.  Yerleşmenin arkeolojik olarak en önemli tabakaları, beş yapı katı olarak izlenen, Newala  Çori I olarak tanımlanan kesimdeki Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ tabakalarıdır. Bu tabakalarda yürütülen kazı çalışmaları ve buluntular üzerinde yapılan analizler, Newala Çori neolitik halkının esas olarak avcı – toplayıcı yaşam tarzını sürdürmekle birlikte, tarım ve hayvancılık yaptığını ortaya koymaktadır. Ortaya çıkarılan mimari kalıntılar ise Orta Fırat Havzası’nın Erken Neolitiği hakkında önemli bilgiler vermiştir. Özellikle, Göbekli Tepe, Urfa – Yeni Mahalle, Karahan, Sefer Tepe, Hamzan Tepe ve Taşlı Tepe gibi arkeolojik alanlarda benzerleri görülen T biçimli sütunların yer aldığı kült binası önemli bir keşif olmuştur.

Höyük, 1980 yılında Hans Georg Gebel başkanlığındaki bir ekibin bölgedeki yüzey araştırmaları sırasında kayıt altına alınmıştır. Heidelberg Üniversitesi ve Şanlıurfa Müzesi işbirliğiyle, müze müdürü Adnan Mısır başkanlığında, Prof. Harald Hauptmann bilimsel danışmanlığında 1983, 1985 -1987 yıllarında küçük ölçekte sondajlar olarak ve 1989 -1991 yılları arasında ise daha geniş çapta kazılmıştır. İlk etapda derenin doğu yakasındaki Newala Çori I olarak adlandırılan kesimde kazı yapılmış, 2 metre kalınlıktaki kültür dolgusu geçilerek ana toprağa kadar inilmiş, daha sonra diğer taraftaki Newala Çori II yerleşmesi kazılmıştır. Bu kazılarda Göbeklitepe kaşifi Klaus Schmidt  bizzat yer almıştı.

Yerleşmede yukarında aşağıya (yeniden eskiye), Roma İmparatorluğuErken Tunç Çağı I. evreBakır Çağı (Halaf) ve Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yapı katları bulunmuştur. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşimi, Newala Çori I’de 5, Newala Çori II’de 2 kattır. İki yerleşmede de yapı planları tümüyle aynıdır. Nevala Çori I’in III. Tabakası, iki alt evre olarak IIIA ve IIIB olarak tanımlanır.

Kazı başkanı tarafından MÖ 3.000 – 2.800 yıllarına tarihlenen Erken Tunç Çağı I tabakasında teraslama tekniğiyle, iki yapım evresinde çok odalı bir yapı açığa çıkarılmıştır. Yapının büyük odası 4,30 x 3,16 metre boyutlarındadır. Genişliği 1,50 metre olan ön odasında taş bir sanduka içinde hocker pozisyonunda bir gömüt bulunmuştur. Gömüt armağanı yoktur. Diğer odalar günümüze ulaşmamış olup bir kil seki, ocak yeri ve tabanı taş döşeli yuvarlak bir ateş yeri vardır. Bu tabakada iki tane daha taş sanduka mezar bulunmuştur. Bu gömütlerde kötü korunmuş kadın kemikleri vardır. Gömüt armağanı olarak açık renkli bir kap, iki kırmızı kupa, bronzdan süs eşyaları ile siyah ve beyaz taşlardan bir kolye bulunmuştur. Bu tabakadaki tüm buluntular, Hassek Höyük ve Kurban Höyük buluntularına yakın benzerlik göstermektedir.

Dikilitaş Binası olarak da adlandırılan yapı kazılarda ortaya çıkarılan 29 yapı içinde kare plan gösteren tek yapı olup 14 x 14 metre boyutlarındadır. Yerleşmenin neolitik tabakalarında açığa çıkarılan diğer tüm yapılardan hem plan bakımından, hem de boyutları, iç düzenlemesi ve konumu olarak belirgin biçimde farklılık göstermektedir. Konum olarak diğer yapıların dışında, konutların dışında, yerleşimin batı ucunda inşa edilmiştir. Zaten, bölgede kült yapıların konut alanının dışında inşa edilmesi, Çanak Çömleksiz Neolitik’in B evresi başlarından itibaren genel bir eğilim haline gelmiştir. Diğer yandan bu tabakalarda ele geçen heykellerden biri hariç diğer tümü bu yapıda bulunmuştur. Sonuç olarak diğer yapılardan işlev yönünden, net olarak belirlenmiş bir biçimde farklıdır. Yapının, belirtilen nitelikleri ve bölgedeki diğer yerleşimlerdeki benzer özellikler gösteren yapılar dikkate alınarak, bir “tapınak” olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

 

Newala Çori kazılarında ortaya çıkarılan “kutsal alan” ya da “kült yapısı” olarak tanımlanan yapılara Anadolu’da ÇayönüHallan ÇemiGöbekli Tepe‘de rastlanmaktadır. Güneybatı Asya’nın Neolitik Çağ’ındaki dinsel yaşantıyı ortaya çıkaran bu yapılar, tapınç gereksinimleri doğrultusunda, görece anıtsal boyutlarda, Göbekli Tepe’de gerçek anlamda anıtsal boyutlarda, özenli, farklı mimari tekniklerle yapılan ve zengin bir iç dekora sahip olan “sıradışı” yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ölüler evlerin tabanlarında açılan çukurlara gömülmüştür. Bazı çukurlarda erkek ve kadın, ya da kadın ve çocuk olmak üzere iki iskelet görünmüştür.[2]

Newala Çori, Fırat Nehri‘nin günümüz orta kesiminde kalan vadisinde, keçinin evcilleştirildiği iki yerden biridir. Doğrudan doğruya hayvan kemikleri üzerinden yapılan tarihlendirme MÖ 8.500 – 8.000 tarihlerini vermektedir.[5]

Neolitik Çağ’ın beşinci yapı katında ise tek bir yapı bulunmaktadır. Kilden yapılmış kadın, erkek ve hayvan heykelcikleri buluntular arasındadır. Bunlar Çayönü‘ndeki örneklere benzemektedir. Tapınakta ve çevresinde kireç taşından oyulmuş panter, ayı, yaban domuzu, at, kuş, akbaba gibi hayvan yontuları yanında insan başı yontular da bulunmuştur.[2]

Newala Çori buluntuları üzerinde yapılan radyokarbon tarihleme yöntemi neolitik yerleşmenin MÖ 8.400 – 8.100] ya da MÖ 8.530 – 7.540[3] tarihlerine dayandığını göstermektedir. Kült Yapısı dönem olarak Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’in B evresi başlarına tarihlendirilmektedir.

Nevali Çori sakinlerinin esasen avcılık ve toplayıcılığa dayanan bir geçim tarzı sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Yontma taş aletlerin içinde av silahlarının baskın ağırlığı da bunu göstermektedir. Diğer yandan özellikle ele geçen hayvan kemikleri üzerinde yapılan incelemeler, hayvan yetiştiriciliğinin zaman içinde önemi artarken avcılığın öneminin azaldığını göstermektedir. Yine de avcılık ve toplayıcılık günlük beslenmenin ana bileşenlerini oluşturmaya devam etmektedir ama tarım ve hayvancılıktan sağlanan gıda maddeleri, beslenme alışkanlıkları içinde giderek büyüyen bir yer kaplamaktadır.

Newala Çori’de baraj suları altında kalan höyükler arasındadır.

 

Samsat HöyükAdıyaman ili, Samsat ilçesi hemen kuzeydoğusunda, günümüzde Atatürk Barajı Gölü altında kalmış olan bir höyüktür. Baraj gölü suları altında kalmasından önce Fırat kıyısından 700 metre içeride olmasına karşın iskan edildiği dönemde hemen nehrin kıyısındaydı. Yüksek bir höyük sayılabilecek olan Samsat Höyük, ova seviyesinden 37-40 metre yükseklikte olup taban alanı 500 x 350 metre kadardır. En dik yamacı doğu yamacı, en düşük eğimli yamacı ise güneybatıya bakan yamacıdır. Adı, Klasik Çağ kaynaklarında SamosateSamosatum, İslami Dönem kaynaklarında ise SemisatSumaisat olarak geçmektedir. Yer olarak, Fırat’ın oldukça geniş, dolayısıyla sığ olduğu bir kesimdedir. Yerleşim olarak ise höyük, teras ve alt şehirden oluşmaktadır. Samsat Höyük, taşıdığı öneme karşın yeterince kazı çalışmaları yapılamadan baraj gölü altında kalıp yok olmuş bir arkeolojik yerleşimdir.

Höyükte ilk kazılar T. Goell başkanlığında 1964 ve 1967 yıllarında yapılmıştı. Aslında yerleşme, bu kazılardan önce de biliniyordu ve ünlüydü. Daha sonra Karakaya ve Atatürk Barajları su toplama sahası içinde kalacak olan arkeolojik yerleşimleri saptamaya ve kurtarmaya yönelik olan Aşağı Fırat Projesi kapsamında, 1977 yılında Prof. Dr. Mehmet Özdoğan başkanlığında yüzey araştırmaları yapılmıştır. Bu araştırmalarda yerleşimin Halaf Dönemi‘nden Osmanlı Dönemi‘ne kadar sürekli olarak iskan edildiği sonucuna varılmıştır. Hemen ertesi sene, 1978 yılında başlayan kazı çalışmaları, 1980 yılı hariç olmak üzere 1987 yılına kadar Ankara ÜniversitesiDil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nden Prof. Dr. Nimet Özgüç başkanlığındaki ekip tarafından yürütülmüştür. Çok geniş bir alana yayılan bu kazı çalışmaları, aşağı şehir ve onu çevreleyen surlar da dahil olmak üzere 7 kesimde sürdürülmüştür.

Yerleşimdeki saptanabilen yapı katıları şu şekildedir,

Tarihteki önemi Kommagene Krallığı‘nın başketi olmasıdır. Dolayısıyla özellikle Helenistik Dönem krallıklarından biri olan Kommagene Kralı I. Antichus döneminde (MÖ 69 – 34) birçok kervan yolunun kesiştiği bir ticaret merkeziydi. Bu konumu nedeniyle birçok akının hedefi olarak istilalara uğramıştır. Bu istilalar içinde HititHurriAsurUrartuBabilAramiMedI. Pers İmparatorluğuGrekRomaBizansErmeniHaçlıEmeviAbbasiSelçukluArtuklu (1097-98), EyyubiMoğol ve Memluk sayılabilir.

 

 

Kaynak: Vikipedia

  • Harald Hauptmann, Kayıp Zamanların Peşide. Alman Arkeoloji Enstitüsü Anadolu Kazıları(1999) Yapı Kredi Yayınları
  • Fotoğraflar: Pinterst/Arkeolofile ve Dereli Kurt ve Serhat Yayla Fecabook Sayfası, Samsat haber…

 

 

Önceki makale3 ÜN 3 Ü Ve KUDÜS!
Sonraki makaleHER ŞEY ELİNİZDE
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır. Şeyhmus Çakırtaş Genel Yayın Yönetmeni Twiter : @seyhmuscakirtas