Şeyhmus Çakırtaş yazdı.

Fırat ve Dicle Vadilerinin Buzul Çağın sonuna doğru yaşam için elverişli ortama sahip olmasından dolayı ilk insanlar için sığınacak yer olmuş. Kolay besin, barınacak yer ve hayatın vazgeçilmezi olan temiz içme suyu kaynakları açısından zengin olması burayı vazgeçilmez kılmıştır.
Yapılan araştırmalar ve arkeolojik kazılar sonucu, Dicle Fırat Havzasında yaşamın en az 20 bin yıl önce var olduğu, zamanla ilkel komünal, avcı toplayıcı toplulukların belirginleştiği, uygarlık halkalarının yavaş yavaş oluşmaya başladığını gösteriyor. Nitekim Göbeklitepe’de ve daha önce ortaya çıkarılan Newala Çori, Berçem neolitik alanlarında görüldüğü gibi, o dönemin karmaşık ve gelişkin toplumsal yapısı, zihin dünyası hakkında önemli ip uçları veriyor. İlkel olarak nitelendirdiğimiz dönemden kalma anıtsal yapılar, kabartma ve heykeller insanı hayrete düşürecek düzeydedir.
Bu da, Fırat ve Dicle’nin en eski uygarlık tohumlarının çatlamasına, yeşermesine, havza boyunca yayılmasına ve giderek başka alanlara nüfus etmesine kaynaklık etmiş, elverişli koşullar sunmuştur.
Suyun varlığının, hem en eski anıtsal alanları hem de tarım devrimini tetikleyen öge olduğu görülüyor. Asırlarca bu yönünü koruyan, insanları doyuran, susuzluğunu gideren, bitkilerine can olan Dicle Fırat Havzası eski büyüsünü, eko sistemini, vadilerini barajlar sistemi nedeniyle büyük oranda kaybederek, birkaç devasa yapay göle dönüşmüş durumda.
Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik, Kral Kızı, Ilısu ve Karkamış Barajlarıyla oluşan göletler hem eski dünyanın izlerini yok etti, hem de binlerce yıllık tarımsal deneyimi bir çırpıda yuttu.
Bu gün artık bazıları için övünç kaynağı olan endüstriyel sulu tarım alanları gelişti, elektrik üretimi arttı.
Ne pahasına?
Yok edilen binlerce yıllık birikim pahasına.
Fırat ve Dicle Havzasında suya gömülen höyük ve kültürel varlıklara baktığımızda çoğunun su yataklarına yakın doğal ya da yığma tepelerde inşa edildiği görülür. Bu, nehir kültürünün bir sonucuydu. Eski topluluklar hem suyun varlığını korudular hem de sudan en iyi şekilde yararlandılar.
Ama aradan asırlar geçti, yeni insan modeli kâr hırsıyla nehir yataklarını değiştiriyor, önüne devasa duvarlar örerek, suyu kendi bildiği gibi dolaşıma sokarak, gücünden de elektrik elde ediyor.
Bunun ilk kilometre taşlarından birisi olan Keban Barajı, yapılmaya başladığında tarihsel birikim bilinmesine rağmen, çok önemli görülmüyordu. Baraj inşaatları başladığında önemi kısmen de olsa anlaşıldı. ODTÜ öncülüğünde başlayan araştırmalara yabancı arkeoloji enstitülerin de müdahil olması sonucu, Keban Barajı sularının altında kalacak çok sayıda höyük tespit edildi. 1965 ile 1975 yılları arasında süren çalışmalar sonucu arkeoloji bilimi açısında önemli alanlar tespit edildi.
“Alanın yaklaşık % 30’unda yüzeysel, % 09’unda da detaylı olarak yapılan bu çalışmalar, toplam 112 birimde yürütülmüştür. Yapılan bu çalışmaların ve Kültür Bakanlığı verilerinin derlenmesi sonucunda; toplamda 158 birim taşınmaz arkeolojik/kültürel mirasın tespit edildiği görülmüştür. 31 tür taşınmaz birim esasında incelenen bu çalışmalarda; alanda 21 mağara, 7 mezarlık, 15 düzyerleşme, 78 höyük, 7 kilise, 2 cami, 2 türbe, 4 han, 2 hamam, 1 medrese, 1 geleneksel ev, 1 değirmen, 4 kale, 6 köprü, 1 antik yol, 3 mimari kalıntı ve 3 değişik yapı olmak üzere, toplam 158 birim taşımaz kültürel miras tespit edilmiştir.” *
Bu araştırmalar ışığında kazı çalışmaları yapıldıysa da, artık geç kalınmıştı. Höyüklerde kazıların yapılması yılları alabilirdi. Hükümetlerin, bu alanda yetkili bürokratların yaklaşımları da çok olumlu değildi. Onlar projelere kısa sürede kâr, yarar politikası güderek, tarihin üzerini çoktan çizmişlerdi.
Keban Barajı inşaatı oldukça uzun sürdü. O dönemin siyasal sorunları baraj inşaatının uzun sürmesine neden olsa da, kurtarılma çalışması bütçeye, yöneticilerin bakış açılarına takıldı ve sonuçta höyükler, arkeolojik alanlardaki çalışmalar bitirilmeden bütün eski eserler, kültürel varlıklar su altında kaldı. Camiler, kiliseler, mabetler, değişik inanç grupları için kutsal alanlar sulara gömüldü.
Keban Barajından sonra bu kez Diyarbakır sınırları içerisinde 1976 yılında baraj yapımına başlanıldı ve 1986 yılında inşaatı son buldu. Sulamadan çok elektrik enerjisi elde edilmeye yönelik proje, Çüngüş ilçesine bağlı Karakaya Köyünde gerçekleştirildi ve aynı adla anılmaya başlanıldı.
Burada da, Keban Barajında yaşanılan sorun ve sıkıntılar kendini gösterdi. Yukarı Fırat Havzası boyunca en verimli araziler suyun altında kaldı, höyükler göz göre göre yok edildi. Hatta, su Keban Barajı’nın yakınına kadar genişledi.
Bunun plansızlıktan kaynaklandığını düşünmek çok mantıklı görünmüyor. Çünkü, ortada canlı Keban Barajı örnekleri vardı. Önlem alına bilinir, alternatif enerji yolları bulunabilirindi.
Ama yapılmadı, alan önemsiz görüldü. Gözler enerjiye, ortaya çıkarılacak artı değere çevrildi, herkesin dikkatleri oraya çekildi.
Tercih Fırat Havzasında büyük ölçekli hidroelektrik santralleri kurmaktan yana kullanıldı ve vadinin eko sistemi, tarihi dokusu ve nüfus yoğunluğu es geçildi. Enerji bunların önüne geçti ve barajlar sistemi, sulama kanalları ve toplumu çözme projesi olan GAP devreye girdi ve baraj inşaatları hem tarihsel dokuyu, hem de toplumsal yapıyı büyük oranda değiştirdi, ovalarda bulunan kent nüfusu hızlıca arttı…
Su altında kalan höyüklerin, yerleşim yerlerinin, kültürel varlıkların adlarını araştırmalardan, yaşı yetenlerin bizzat tanıklığından biliyoruz.
Ve biliyoruz ki, yok olan sadece tarih değildi, bir bütün olarak Mezopotamya Irmak kültürü de yok oluyordu. Binlerce yıllık alışkanlık, yaşam biçimi ve üretim ilişkileri sulara gömülüyor, yeni üretim modelleri devreye giriyordu.
Keban Barajı inşaatında Norşuntepe, Gavurtepe, Tülintepe, Boytepe, Habusutepe, Körtepe, Şimşat Kalesi, Xıraba,Taşkın, Kilisedüzü,Palur, Sakyol, Kalecik, Kalaycık, Avşan, Kurupınar,Çayboyu gibi önemli höyük ve arkeolojik alanlar olarak kayıtlara geçti
Bunların içinde en önemlisi Norşuntepe’dir. Yapılan Kazılar da ortaya çıkarılan bilgilere göre bölgedeki “Korucutepe, Norşuntepe, Tepecik / Makaraz Tepe, Tülintepe gibi yerleşmelerin, civarlarındaki küçük köylerden daha hızla geliştikleri, böylece onlar üzerinde hakim bir konuma ulaştıkları, mimari gelişimlerinin izlenmesinden anlaşılmaktadır. Norşuntepe’de bu durum daha da belirgindir. Norşuntepe Eski Tunç Çağı’na tarihlenen 6. tabakada “bey” olarak tanımlanan bir siyasi otoritenin konağı olabilecek anıtsal yapıya ilişkin mimari ortaya çıkarılmıştır. Aynı tabakada “gelişmiş binalar”dan da söz edilmektedir. Bu buluntular çerçevesinde söz konusu yerleşimlerin, özellikle de Norşuntepe’nın tek başına egemen şehir devletleri olduğu önerilmektedir.”**
Yine başka bir kaynakta ise “Norşuntepe‘de bulunan binalar tarih boyunca taş temel üzerine, kerpiçten inşa edilmiştir. Yapılan kurtarma kazılarından özellikle Hitit İmparatorluğu dönemine ait çok sayıda çanak çömlek keşfedilmiştir. Bulunan çanak ve çömlekler genellikle, çok iyi fırınlanmış, açık kahverengi zemine geometrik şekiller ve bezeler çizilmiştir.
Uzun süre yerleşim gören höyükte yapılan kazılar bilim dünyasına önemli bilgiler kazandırmıştır. Demir Çağı’nda iki aşamalı yerleşme söz konusudur. Erken Demir Çağı ve Orta Demir Çağı. Norşuntepe genel anlamda belirgin bir Erken Demir Çağı yerleşmesinin yaşandığı bir merkezdir. Bu nedenle Norşuntepe, Erken Demir Çağı’na veri ve mimariyle ışık tutması bakımından önemli bir yerleşmedir. Orta Demir Çağı’na ait veriler ise höyükte bulunan 7 adet mezar bulgusuyla temsil edilmektedir.”*** şeklinde bahsedilmektedir.

Yine Karakaya Baraj sularının altında kalan Değirmentepe Höyük ilk kez Aşağı Fırat Yüzey Araştırmaları sırasında 1975 yılında keşfedilmiştir. Kurtarma kazıları 1978 – 1986 yıllarında Prof. Dr. Ufuk Esin başkanlığında İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı’ndan bir ekip tarafından yapılmıştır. Karakaya Barajı 1986 yılında su tutmaya başlayacağı ve bu yılın ilkbaharında su altında kalacak bölge boşaltılacağı için 1986 yılı son kazı dönemi olmuştur.

Höyükte yapılan kazılarda 11 tabaka belirlenmiştir. bu tabakalar eskiden (aşağıdan) yeniye doğru, dönemsel olarak Kalkolitik Çağ (Obeyd evresi), İlk Tunç Çağı (Karaz Kültürü), Orta Tunç Çağı, Demir Çağı ve Ortaçağ (Roma Dönemi sonu ve Bizans) sınıflandırılmıştır. Bu tabakalardan en iyi korunmuş olanı Kalkolitik Çağ tabakasıdır. Kalkolitik tabakanın Karbon-14 tarihlemesi MÖ 5 bin sonu 6 bin başları olarak görülmektedir.
Kalkolitik Çağ yapı katlarında evlerin taş temel olmadan kalın kerpiç duvarlarla dörtgen planlı yapıldığı görülmektedir. Bu tabakalarda çok sayıda çakmak taşı, fakat az sayıda obsidiyen malzeme bulunmuştur.
Çanak çömlek buluntuları Geç Hitit, Urartu ve Son Asur çanak çömlekleri niteliği taşımaktadır. Höyüğün güneybatı kesiminde Karaz Kültürü’ne ait çok sayıda çanak çömlek bulunmuştur. Öte yandan bugünkü bilgilerimiz dahilinde Obeyd Kültürü’nün Toroslar’ın kuzeyindeki belli başlı temsilcisi bu yerleşimdir.
Gerek höyükte, gerek çevrede bakır cüruf parçaları bulunmuştur. Bu buluntunun incelenmesinde 1.200 dereceye kadar ısıtılmış olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle Obeyd evresinde (Kalkolitik) Değirmentepe’de yoğun bir biçimde bakır üretimi yapıldığı, bakır cürufu buluntularının bolluğundan anlaşılmaktadır. Yine Obeyd evresinde arpa ve buğday tarımı yapıldığın anlaşılmaktadır. Sığır, koyun, keçi, domuz, at ve eşeğin evcil tür olarak yetiştirildiği saptanmıştır.
Kazılarda çok sayıda mühür bulunmuş olması yerleşimin yoğun bir ticari faaliyete konu olduğunu göstermektedir. Öte yandan höyükteki yerleşimin sürekliliği de bunu desteklemektedir.” Vikipedia

“Değirmentepe‘de ilk yerleşimin M.Ö. 5000 yıllarına dayandığı bulunan heykelcikler ve diğer buluntular sayesinde ortaya çıkmıştır.
Son Kalkolitik çağda Orta Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Suriye ile ticari ilişkileri bulunan önemli bir merkez olan Değirmentepe, su altında kalmadan önce; Fırat Nehri kıyısı düzleminden 12 m; güneyindeki yol seviyesinden 4.5 m yüksekliğinde; kuzey-güney yönünde 125 m; doğu-batı yönünde 200 m uzunluğunda; üstten bakıldığında kabaca “8” biçimli orta boyutlu bir tepeydi. Höyük; Fırat kenarındaki verimli tarlalar ile kaplı dar bir kıyı ovasında yer almaktaydı.
1970’li yılların sonlarına doğru İstanbul Üniversitesinden Prof. Dr. Ufuk Esin tarafından başlatılan Değirmentepe kurtarma çalışmaları sırasında Malatya bölgesinde yaygın olarak kullanılan tek renk seramikler ile Halaf Kültürüne ait Hassuna boyalı seramiklerde keşfedilmiştir. Değirmendere’de çok sayıda taştan ve pişmiş topraktan damga mühürleri ile pişmemiş toprak mühür baskıları bu yörelerin önemli bir ticaret merkezi olduğunu belgelemektedir. Anadolu ile olduğu gibi, Kuzey Mezopotamya ve Suriye ile de Fırat Nehri yolu ile ticaret bu dönemde yapılmıştır. Yerleşim merkezindeki binalar dikdörtgen biçimli olup bitişik düzende inşaa edilmiştir.”****

Cafer Höyük, Malatya il merkezinin yaklaşık 40 km. kuzeydoğusunda bulunan höyük bugün için Karakaya Barajı suları altında kalmıştır.Bölgenin günümüzde 9 bin yıl önce iskan edildiği düşünülmektedir. Paleolitik Çağ insanlarının, Malatya civarında sık rastlanan mağaralardan çıkıp yabanıl tahıl devşiriciliği ile yerleşik yaşama geçtikleri, ardından da tarıma başladıkları (Neolitik Devrim) anlaşılmaktadır.]Ancak hayvan evcilleştirildiğine ilişkin bir bulgu yoktur.
Kazı çalışmaları, 1979-1986 yılları arasında Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) tarafından Jacques Cauvin başkanlığında yapılmıştır. Yerleşme esas olarak Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşmesidir ancak, İlk Tunç Çağı’na ait olduğu ileri sürülen bazı buluntularla Ortaçağ’a ait az sayıda olmakla birlikte parçalar bulunmuştur

Kazılarda ilk tabakalardan itibaren yabanıl buğdayın yanı sıra emmer ve einkorn buğdayı da bulunmuştur. Bu iki buğdayın kültüre alındığı anlaşılmaktadır. Aynı şekilde mercimek ve bezelye de yabanıl türleri yanında kültüre alınmış haliyle bulunmaktadır. Arpa, üst evrelere doğru kültüre alınmıştır.
Höyükte sadece kurtarma kazısı yapılabildiği için “pek çok bilinmeyenle birlikte” artık su altındadır.*****

Araştırmalar, kazılar göstermiştir ki Yukarı Fırat Havzasının geçmişi 9 ile 10 bin yıllık bir tarihten daha eskidir. Baraj suları bir çok alanı yutmasına rağmen, halen çok önemli kazı alanları söz konusudur.
Gelecekte, baraj suları altında kalan yerlerde yeni kazılar yapılır mı, su altında araştırmalara girişilir mi bilemiyorum? Bildiğim kalkınma ile koruma planlarının at batışı ilerlemesi ve insanlık için doğanın korunması, tarihsel dokuların yerinde muhafaza edilmesi gerektiğidir.
Elbette enerji ihtiyacı da gözden uzak tutulamaz. Alternatif enerji sistemleri varken, bu çağda barajlar sistemi artık demode olmuştur…

Kaynakça:
* İMO/Düzgün Çakırca…
** Wikipedia
***https://www.anadoluuygarliklari.com/anadolu-da-ilk-yerlesimler/norsuntepe/

****Anadolu Uygarlıkları / İlk Yerleşimler

***** Wikipedia

Devam Edecek….

Önceki makaleAnlam Yitimi
Sonraki makaleÇaresizliğin Sessiz Çığlığı
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır.