Şeyhmus Çakırtaş yazdı…

Adana denilince aklıma ırgat dediğimiz,  mevsimlik tarım işçileri gelir. Çocukluğumdan bu yana Adana zihnimde ırgatla özdeşleşmiş. Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler en çok Çukurova’da köle gibi çalışan, çalıştırılan ırgatı ve sıtmaya kaynaklık eden sivrisineği anlatır. Göz alabildiğince geniş pamuk tarlaları ve günlerce süren çapanın zorluklarını, narenciyede çalışmanın ne kadar meşe katlı zamanlar olduğunu bilirim. Bildiğim için de Adana’yı anlatmayı uzun süredir kafamda tasarlıyordum. Ama bir türlü nereden başlayacağıma karar veremiyordum. Çünkü Adana’yı öylesine etkileyici ve sahici anlatan ustalar var ki, onların sözleri üzerine bir söz koyabileceğime kendimi inandıramıyordum. Bu nedenle yıllar önce yazdığım bir hikaye dışında Adana üzerine hiç yazı yazmadım. Hep yazılanları okudum, Yaşar Kemal’in Çukurova’sını düşündüm, anlamaya çalıştım, sosyal yapısını çözmeye uğraştım.

Büyük Usta Yaşar Kemal zaten her şeyi yazmış. O bir Çukurova duayeni. Kitaplarında Adana, Osmaniye ve çevresini  o kadar detaylı, betimlemiş ki , insanın üzerine söz söylemesi imkansız gibi geliyor. Yaşar Kemal’in kaleminde otlar dile gelmiş, kayalar tarihin girdaplarından ses vermiş, toprak en verimli demine ulaşmış, Anavarzalarda, Toros’larda  başkaldırı ezgileri yükselmiş, ağalık düzenine karşı duran İnce Memed’ler ortaya çıkmış.

Yine sinemanın Çirkin Kralı Yılmaz Güney, filmlerinde Adana’ya  çalışmak için uzak diyarlardan gelen insanların yaşamlarını beyaz perdeye aktarırken, aslında biraz kendi çocukluğunu, ailesini, çevresini yani Çukurova’yı anlatır, yoksun ve yoksul insanların çektiği çileyi dile getirmeye çalışır.  Ahmet Arif ise hem mahpusla tanışıklı olan Çukurova’yı, hem de ırgatı Yalnız Değiliz adlı şiirlerinde konu edinir. “Çukurovam
Kundağımız kefen bezimiz
Kanı esmer yüzü ak
Sıcağında sabır taşları çatlar
Çatlamaz ırgadın yüreği
Dilerse buluttan ak
Köpükten yumuşak verir pamuğu
Külhan kavgacıdır delikanlısı
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovalılar mahpustur
Dostuna yarasını gösterir gibi
Bir salkım söğüde su verir gibi
Öyle içten
Öyle derin
Türkü söylemek küfretmek
Çukurova yiğidine mahsustur.”

Adana çocukluğumdan beri bildiğim, ilişkilendiğim, akrabalık bağıyla bağlandığım bir kent. Ama itiraf etmeliyim ki daha Adana’yı görmeden, lise birinci sınıfta yazdığım uzun bir hikayede, hem Yaşar Kemal’den etkilenerek betimlemelerini yazımda bol bol kullanmıştım, hem de başta annemin pamuk toplarken yaşadıklarını, acılarını, özlemlerini kaleme almıştım. Öylesine bir hikayeydi ama Adana ile aramda oluşan bağın ilk adımıydı.

Adana o kadar hayatıma, hayatımıza nüfuz  etmişti ki, gitmeden orayı öğrenmiş oluyordum. Her yıl  kazma dediğimiz pamuk fidelerini çapalamaya ve  pamuk toplamaya giden yüzlerce tanıdığımız vasıtasıyla Adana’yı zihnime kazıyordum.

Saydam Caddesini, Küçük ve Büyük Saati, Taş Köprüyü ırgatlık yapan akrabalarımızdan öğreniyor, kitaplardan ise daha büyük fotoğrafını çekiyordum.  Onlar anlatıyor, ben dinliyordum. Dinledikçe Adana zihnimde canlanıyor, görmüş gibi oluyordum. Hem Yaşar Kemal’ın anlatımı, hem de çevreden duyduklarım bana müthiş bir dağarcık kazandırıyordu.

Sonra merakım beni 1990’larda Adana’ya götürdü. Defa kez kıyısından geçtiğim, gece transit devam ettiğim Adana’yı görecektim artık.

Adana’nın o kaos dolu eski otogarında otobüsten inince henüz sabah daha olmamıştı. Uyku mahmurluğunda olsam da, sabahın tatlı bir serinliğinde yürümek istiyordun.

Mevsim yazdı ama hava mij dediğimiz nemle kaplıydı.Yağmur yağmadığı halde, ortalık ıslaktı. İlk Taş Köprü aklıma gelmiş, görmek istemiştim. Sora sora,gecenin sabaha yenik düştüğü şafak vakti yürüyerek, Seyhan Nehri kıyısını takip ederek Taşköprü’ye kadar yürümüştüm. Seyhan çok durgun ve sakin akarken, titrek ışıklar suda yakamozlar oluşturuyordu.

O yürüyüşten müthiş keyif aldığımı söyleyebilirim. Gecenin bitim saatlerinde, herkesin uykuda olduğu zamanda ben nehir kenarında, ıssızlığın koynunda yürüyordum.

Ortalığı sis kaplamıştı sanki. Köprü cılız ışıklar içinde adeta kaybolmuş, bir karartı gibi duruyordu. Bu gün araç trafiğine kapatılan tarihi köprü o zaman iki yakayı bir birine bağlayan  tek yoldu sanırım. Sokak ışıkları altında biraz beklemiş, giderek aydınlanan zamanı ve gelen giden bisikletli işçileri, sokakta kalan evsizleri, çalışmaya giden ırgat kadınları izlemiştim. Güneş doğduktan sonra da Büyük Saat civarında dolaşmış, elçi dediğimiz işçi simsarlarının oturduğu sabahçı kahvelerin birinde mola vererek, simit çay içmiştim.

O saatlerde en çok çayına sevmiştim . Tanıdıktı kokusu ve tadı, kaçaktı çayları. Ben mi kaçak çay demleyen bir kahveye denk gelmiştim, yoksa Adana’nın bütün kahveleri kaçak çay mı demliyordu?

Gerçekten de anlatıldığı gibi vardı Adana. Gece gündüz karınca misali oradan oraya koşuşturan işçilerin kentiydi. Özellikle gündüz araç trafiği yoğun, sıcak ise dayanılmaz boyutlardaydı. Sıcağa alışkındım ama nemli havayla birleşen sıcaklık insanı sırılsıklam hale getiriyordu. Üzerimde sanki kilolarca bir ağırlık varmış gibi hissediyor, durmadan ter atıyordum.  O gün  analog makine ile çektiğim bir kaç fotoğraf uzun süre arşivimde kaldı, sonra  çoğu kayboldu ya da yakın arkadaşlarıma  verdim. Elimde kala kala taş köprünün o günkü basılı fotoğrafı kaldı.

Yıllar geçtikçe Adana ziyaretlerim artı. Çoğu akraba, dost ziyaretiydi. Ama her gittiğimde Adana’nın farklı bir yönünü öğreniyordum. Kentin giderek daha fazla kozmopolitik bir yapıya büründüğünü görüyor, izliyordum. Çok dilli, farklı inanç gurupları olan  kent büyüyor, mahallelerinde Mardin, Siirt, Diyarbakır, Urfa, Adıyaman gatoları oluşuyordu. Buraya gelenler, arkalarından başka akrabalarını çekiyor, böylelikle bir göç sirkülasyonu yaşanıyordu.

Adana bir göç kenti olmuştu 1990’larda.Zorunlu göçün ilk durağı gibiydi.

Bir tesadüf miydi yoksa bilinçli bir tarihsel seçim miydi bilemiyorum. 1992 yılında İstanbul’da BM tarafından İnsan Yerleşimleri Habitat 2 Konferansı düzenlenme kararı alınmıştı. BM  tarafından düzenlenecek olan Habitat 2 Konferansı, insanların yerleşim sorunlarını, konut hakkını sorgulamak için bütün dünyadan ilgili kişileri toplanmak üzere çağırıyordu.

İşte bu toplantıya sunulmak üzere İHD’de bir rapor hazırlama çabasındaydı. Ben de o yıllarda rapora katkı sunmak için gönüllü oldum. 1992 yazında fotoğraf çekmek, insanları dinlemek, göçenlerin sorunlarına tanıklık etmek üzere Adana’nın yolunu tuttum. Adana göç dosyaları araştıranların gözdesiydi o yıllar. Ben de bu durumu yerinde görmek, göç edenlerin dünyalarına dokunmak için oradaydım.

Gerçekten de Adana’nın nemli ve bunaltıcı havasında ilçe ve köylerine yaptığım ziyarette bu gün Suriye’lilerin yaşadığı dramın benzerini Mardin, Bingöl, Siirt ve Van’dan gelenler yaşıyordu.  Hem köyleri boşaltılmış, hem de her şeylerini kaybetmişlerdi. Ellerinde bir işleri yoktu, tek sermayeleri kol gücüydü. Onlarda öyle yaptılar, amele olarak çalışmaya başladılar. Hayata tutunmak için 12 saat güneş altında, kavrularak çalıştılar.

En ilginç olan da bu gün adı Doğankent olan ve daha önce küçük bir köy olan yerleşim yerinin durumudur.Kürtler buraya Meymandar diyor. Yani misafir ağırlayan.

Daha önce küçük bir köy olan Meymandar zaman içinde giderek büyümüş, sonuçta kocaman bir belde haline gelmişti. Adı da artık Doğan kentti.

Gelenler misafir olarak gelmişlerdi kısa süreliğine, ama geldikleri yerde huzur ve ekmek bulamadıkları için geri dönmeyerek, Meymandar’ı bir ilçe kadar büyümesini sağlamışlardı. Bu gün koca bir mahalle olan yerleşimin nüfusu neredeyse 35 bini aşmış durumda. Meymandar giderek büyüyen bir mahalle. Ne ilçe, ne de belde. Mahalleyi aşan bir yerleşim yeri. Meymandar’a misafir ve işçi olarak gelenlerin çoğu artık yaşlanmış durumda. Hala aileleriyle oradalar ve tarımsal faaliyetlerde işçi olarak çalışıyorlar.

Adana’nın bir çok köşesinde durum buydu aslında. İnsanlar çalışmak için geliyor, bir süre sonra oraya yerleşerek Çukurova iklimine dahil oluyordu. Sonra zorunlu göçler, bu göçlere dahil oluyor ve nüfus birden bir kaç kat artıyordu.

Aradan  yıllar geçse de aslında değişen bir şey yok. Zorunlu göçün sığınağı hala Çukurova.

Yazın bunaltıcı sıcağında yıllar sonra Büyük Saat civarında dolaşırken, çarşıların restore edildiğini farkına varıyorum. Kahveler ise hala aynı. Sadece biraz mobilyaları değişmiş. Tahta sandalyeler biraz daha yeni duruyor. Elçiler, işçi simsarları ve amele adayları kahvelerde kaygıyla iş bekliyor.

Kentin dokusu küçük bir Mezopotamya gibi. Arabı, Kürdü, Türkü iç içe.  Her renk kendi gatosunda baskın ve etkin. Ama yazın durum biraz farklı. Sıcaklarla birlikte Adana’nın ekonomik durumları iyi aileleri  yaylaya, başka kentlerden ırgat ise ovaya akıyor. Hava sıcaklığın yer yer 40 dereceyi aştığı zamanlarda binlerce insan çalışmaya, para kazanmaya gelirken, tatilciler serin yaylalara kaçıyor.

Göç olgusu artık devasa bir sorun. Her milletten insanın sığındığı, iş için geldiği bir kenttir Adana…

İş işe artık aslanın karnında. Mevsimsiz yaşamların zamanı dahil her şey makineleşen devin dişleri arasında eziliyor…

 

Önceki makaleAyın Kanatları
Sonraki makaleMavi Vurgun 10
LÜTFEN OKUYUN. 3.göz bir kolektif dayanışma platformudur. Patronu olmayan, ticari bir kaygı gütmeyen ve düşünsel içeriklere yer veren bir sitedir. Alıntılarda isim ve adres belirtir ve sitenin özgün içeriklerini kullananlardan da aynı duyarlılığı bekler. Edebi bir dil ve objektif bir yaklaşım ve özgün bir düşünceyi esas alır. Sıra dışı olmayı hedefler. İçeriklerden her yazar kendisi sorumludur. Site basın yayın etik kurallarına, insan hak ve özgürlüklerini belirleyen sözleşmelere uyar, uymayı temel alır. Şeyhmus Çakırtaş Genel Yayın Yönetmeni Twiter : @seyhmuscakirtas